Dehşet Treni
“Candyman”, “Hellraiser”, “Nightbreed” ve “Lord of Illusions” gibi kültleşmiş korku filmlerinin arkasındaki usta yazar Clive Barker’ın kısa hikâyesinden uyarlanan filmde yönetmenlik koltuğunu Ryuhei Kitamura dolduruyor. Film, bir kiralık katil hikâyesi gibi ‘Toolbox Murders’ ekolünü andırarak başlasa da, zamanla cehennem kavramıyla içli dışlı metafiziksel bir tür örneğine dönüşüyor. Yani her Barker filmindeki gibi nasıl bir mekânda ve alanda olduğumuzu asla tahmin edemediğimiz şaşırtıcı bir dünya sunuyor.
Filmi beğenmeyenler kitabı satın almayı bile düşünmüyor. Son zamanlarda beyazperdeye uyarlanan Clive Barker öykülerine bir yenisi daha eklendi. “Midnight Meat Train” ve “Book of Blood“‘dan sonra kendisinin bir başka öyküsü olan “Dread” Anthony Diblasi tarafından filme çekildi. Bu haberi de verdiğime göre artık filmi inceleme başlayabilirim.
Mistik Olay
Altıncı histen sonra shyamalan beni çoğu filmde etkileyen yönetmenlerden biriydi. Altıncı histen sonra performansında düşüş olduğundan bahsedilen yönetmen mistik olay filmi ile bütün eksiklerini tekrar toparlamayı başardı. "Mistik Olay"ın ("The Happening", 2008) bol bol tartışma yaratacağı kesin ancak genel anlamda gişede ve eleştirmenler nezdinde büyük başarıya ulaşmayacağını da rahatça görmek mümkün. Her Shyamalan filmi gibi burada da konudan çok fazla bahsetmemek gerekiyor aslında, ama fragmanları görmüş olanlar, garip bir şekilde kitleler halinde toplu intiharların yaşandığı ürkütücü manzaralardan haberdardır. İşte bu noktada, ilişkileri sorunlu bir dönem geçiren fen öğretmeni Elliott ile Alma'nın bir nevi kaçış öyküsünü görüyoruz. Aslında tam olarak kaçış demek ne kadar doğru bilinmez, zira neyden kaçıldığı hiçbir zaman kesin 'bilimsel' verilerle ortaya çıkmıyor. O yüzden 'hayatta kalmaya çalışma' demek daha doğru olacaktır. "Mistik Olay" içerdiği bu belirsizlik duygusuyla aslında bir paranoya öyküsü anlatıyor.
Aslında illâ da bir benzerlik kurulacak olursa yönetmenin 2002 tarihli numarası "İşaretler"i ("Signs") referans göstermek daha doğru olabilir. Çevresel olaylar, çekirdek aile meselesi, insanlar arası ilişkiler gibi temalar burada da kendisini hissettiriyor.Tepenin Gözleri 2

Geçen sene izlediğimiz, 1977 tarihli, Wes Craven imzalı kült filmin yeniden yapımı olan "Tepenin Gözleri" ("The Hills Have Eyes", 2006), çölde mahsur kalan ve bir grup mutantın hışmına uğrayan bir aileyi odağına alıyordu. Söz konusu film, mutantların oluşmasında açık bir şekilde Amerikan devletini suçlaması, liberal-muhafazakâr çekişmesinde liberallerin yanında durması ve 'kutsal' Amerikan ailesinin altını oyması bakımından önemliydi; film sözünü net bir şekilde söylüyor, masaya yumruğunu koyuyordu. Bu filmin devamı olan "Tepenin Gözleri 2" ("The Hills Have Eyes 2", 2007) ise, başlarda ilk filmin izinden gideceğini hissettirmekle birlikte, sonlara doğru kendini şiddetin cazibesine kaptırarak istismar sinemasında kendine güzide bir yer edinmeye çalışıyor. Amerikan hükümetin tepkisi almış olmalı ki bu ikinci bölümdü birazda olsa Amerikan Propagandası yapmaya çalışarak kendini affedebileceğini sanmış.
İkinci filmin senaryosunu yazan Craven'nin bu kadar kötü bir senaryo yazabileceğini düşünmemiştim. Filmin başlangıç bölümünde insan ilk film gibi başarılı bir yapım beklesede, maalesef amerikan ordusunun aksiyon sahnelerini göstererek filme hava katılmaya çalıştığını görünce zaten film bas bas bağırıyor "Benim hiç iyi yönüm yok kendime güçbulmaya çalışıyorum" Bir 3. filmden umudumu bu film yüzünden kestim. Daha başarılı birşeyler ortaya çıkabilecekten, resmen filmi baltalamışlar. İstismar sineması havasınıda yakalayamamış bu sefer. Beklentilerimi yüksek tutarak izledikten sonra üzülerek filmi bitirdi. Kan ve revan ikinci filmden eksik kalmamış hatta cinsellik bile koymuşlar."Tepenin Gözleri 2"de yine mutantlarla yüz yüze gelen bir grup insan var. Fakat bu sefer zorlu bir sınavdan geçecek olan kişiler bir ailenin bireyleri değil, ordu mensubu askerler. Film söz konusu askerlerin gerçekleştirdiği bir tatbikat sahnesiyle başlıyor. Bu tatbikat sırasında 'Kandahar' tabelasını görüyoruz. Yani askerlerin Amerika'da eğitimlerini tamamladıktan sonra Afganistan'a –ya da Ortadoğu'da bir yere- gidecekleri ima ediliyor. Bununla birlikte film, Amerikalıların zulmüne uğrayan Ortadoğularla, Amerika'nın nükleer denemeleri sonucu ortaya çıkan mutantlar arasında bir benzerlik kurmaya çalışıyor sanki. Yani her iki coğrafyada oluşan 'saldırgan' tarafın –Ortadoğu'da intihar saldırıları düzenleyen Iraklılar, Amerikan çölünde ise kana doymayan mutantlar- Amerika'nın bizzat kendi eylemleri sonucu meydana geldiğine işaret ediyor. Bu seferde kanlar oluk, oluk akmaktan çekinmiyorlar.
Karakter çizmekte, hikaye anlatmakta ve her türlü kulvarda ilk filmşn kilometrelerce gerisinde kalan yapımın tek iyi yönü sunduğu hayli güçlü grafik şiddeti ile bir o kadar sinir bozucu müziği olsa gerek. İlk filmden daha başarılı müziğini tebrik ederim. Ama yine de normal bir korku filmi.
Çıkış Yok

Şiddet dolu hikayesini umulmadık bir karakterin üzerinden anlatıyor. Genç ve şefkatli Brandi, yaşlılar evinde fedakarca çalışan, tek başına hayat mücadelesi veren narin ve güzel genç bir kadın. Yaşlılara yaklaşımı o kadar saygılı ve merhamet dolu ki, onların tüm bakımını üstlenmekten, hatta altlarını temizlemekten bile çekinmiyor. Brandi’nin bu çalışma stili yöneticisinin de gözünden kaçmıyor ve onu terfi ettirmek için kolları sıvıyor. İşte Brandi, böylesine sıradan bir hayatın içinde, düzgün yol almaya çalışan, bunu da aslında başaran biri. Böyle bir yapıdan, yıkıcı bir şiddetin çıkması olanaksız görünüyor değil mi? Ama öyle olmuyor. Brandi bir akşam eve dönerken arabasıyla çarptığı Tom’u, değil tedavi için hastaneye götürmek, evinin garajına hapsederek, ölüme terk ediyor. Evsiz ve kimsesiz olan Tom, ağır yaralarına rağmen ölmüyor ve bu durum Brandi’yi daha da çıldırtıyor.
Özgün bir hikayesi var.Her ne kadar arada gerçeklikten uzaklaşmış olsa da böyle bir film için o kadarınıda gözden gelmek gerekir. Filmdeki en büyük yanlış Mena Suvari...Bunun dışında oyunculuklara sözüm yok çünkü, güzel ve farklı bir gerilim senaryosuna sahip olması Çıkış yok filminin bütün eksiklerin kapatıyor. Belki ufak tefek mantık hataları vardır. Fakat gözüme mantık hataları çarpmadılar. Akıcı olmadığı doğru fakat zaten bir aksiyon filmi değil bu yüzden sabırın bir erdem olmadığını düşünenlere uygun bir yapım değil. Michael Haneke filmlerine yakın bir anlatımı var. Korku türünden çok dramatik yanı ağır basan ağır bir gerilim değil. Fakat film bittikten sonra insanın kendisin sorgulaması gereken yapımlardan biri. Şiddet duygusunun en derinlerine inmeye çalışan deneysel bir film olarak gördüğümden o kadar çok şey beklemenizi dilerim. Hatta bağımsız bir yapım olarak hakkını veriyor. Film, ikilinin insanlık ve ilkellik arasında verdiği yaşam mücadelesi üzerinden ilerliyor. Korku ve gerilim filmlerinin yönetmeni Stuart Gordon, hikayesini felsefi bir zemine oturturken, gerilim sinemasının klişelerini kullanarak da seyircinin heyecanını taze tutuyor.
Bittikten sonra düşünmek, izlerken şaşırmak isteyenler izleyebilir. Farklı yapısı var bunun üstünde durmak lazım ve kesinlikle mısırpatlağı bir film değil. Felsefik temalı filmlerden hoşlanmıyor. Ve gerilim sineması hayranlarından değilseniz size pek birşeyler vaat edemeyecektir.
Sitemizdeki Yenilikler...

Çok kısa bir zamanda yavaşça güzel bir blog haline gelmeye başladık. Bu kulvarda gerek tasarım açısından gerek içerik bize yardım eden bütün arkadaşlarıma teşekkürler ederim. Benim bu kulvarda zorladığım konu belli bir kitleye ulaşmaktı. Çünkü korku filmleri ve korku edebiyatı gerek eskilerimizden "öcü" ya da "ahlaka aykırı" olarak görülmesi şuan bile ziyaretçi ve üye çekmekte bizi zora sokuyor. Fakat yine de şuan adını syabildiğim doğa, benay, bilge, aytaç, neslihan, nuray,mehbup ve birçok kişiye teşekkür ederim. Sizin sayenizde hem isteğim hemde bloxoo'da istediğim yere geliyorum. Takip ettiğim blog listesinde(sol taraf) siteme girip blogu olduğunu göremeyenler üzülmesin ya çünkü ben gözden kaçırmışımdır. Bütün blogları severim. Hepsine önem veririm. Gerçek korku sever arkadaşlarınızı bizim siteye yönlerdirirseniz sevinirim. Size yerinde bir örnek olmasa da Amerika'da bir çok korku içerikli site varken ve bunlar ilgi çekerken türkiye'de korku içeriği bulunan başlı başına çok az site var. İsterseniz sayayım.
Ötekisinema,Korkusitesi, gerilimhatti(Korkusitesine katıldılar), korku tüneli(güncelleme çok az) korku.org(Güncelleme yok) Beneaththeground(işşallah devam edeceğiz) Sineyorum(Güncelleme az) , korkufilmi,iyikotufilm ve unuttuğum bir çok site...
Sitemizdeki yeniliklerden bahsetmek gerekirse replikler bölümü açıldı. Yukardaki menüden girebilirsiniz. Korku filmlerindeki unutulmaz replikleri oraya yerleştirdik. Dün parmaklarımın ağrımasına neden olan forumumuz açıldı. İçeriğide hazır ve sizi bekliyor. Hiç haberini duyamadığınız filmler bile var. Korku severleri orayada yönlerdirirseniz seviniriz. İstila güncesi bölümümüz zombistan çizgi romanın bölümüdür. Özellikle gülmek isteyenler uğrayabilir. Bunun dışında kendimi tanıttığım hakkımda bölümü ve siteyi tanıttığım işleyiş bölümünü açtım. Aklıma yeni fikirler gelirse bunlar devam edecek.
Ben sitemden memnunum çünkü blogger'dan korku sitesi yarattım. Bunu başarabildim. Ne kadar zor olduğunu tahmin ediyorsunuzdur. Wordpress'ten korku sitesi yaratmak daha kolay fakat biraz maliyetli...İyi geceler.... :)
Anne aytaç saçımı çekiyor :)))
Küçük Denizkızı Ponyo
Hayao Miyazaki çoğunlukla filmlerinle bana o şirin ve mutlu çocukluğumu anlatan bir yönetmendir. Bütün filmleri çok severim. Aslında ben Japon yapımı animeleri(Bizim tabirimizle animasyonları) severim. Halam sayesinde bu adamın filmleriyle tanışmış. İlk izlediğimde sıkılmıştım. Ama yaşım büyüdükçe ve bu adamı izlemeye devam ettikçe bir çok dizisini izlerdim çizgi filmlerini fakat o zamanlar hiç yönetmenlerin adlandırana bakmazdı. Adları bana saçma gelirdi. Çok Japon şiddet filmlerini izliyorum diye annem bana Japonların çocuk etlerini küçük sopalar ile yediklerini söylediklerinde korkmuştum. Fakat miyazaki’nin dizilerinin veya filmlerinin hepsi harikaydı. Özellikle yarattığı dünya yani atmosfer büyüleyici ve nefes kesiciydi. Bıraksalar sırf o atmosferi ve ustaca renk kullanımı 10 saat izlerdim.
Karakterlere yorumları ve hikâye anlatımında bir ressam gibiydi. Sanatsal tablolar çıkartır önümüze koyardı. Spirited Away (Ruhların Kaçışı) filmi En İyi Animasyon Oscar Ödülü’nü aldığında, Batı ve tüm dünya gözünü Miyazaki harikalarına 'sonunda' çevirdi. Ruhların kaçışı filmi 5 kere izlemiştim. Her izleyişim filmi daha çok sevdiriyordu. Küçük Denizkızı Ponyo, kendi ülkesi Japonya’da Kara Şövalye'nin (The Dark Knight ) vizyona girdiği zamanlarda onu tüm dünyada kırdığı rekorlara rağmen kendisinin gerisinde bıraktırdı. Öğrendiğime göre anime ödüllerini çoğunu topladı. Zaten hak ediyordu. Amerikan yapımı animasyonlara izlerken aslında en iyi animasyonlar olan Japon animelerini görmüyorduk. Bu da belli oluyor. Deniz kızı Ponyo türkiye’de istediği hasılatta ulaşamıyor. Zaten festivalde gösterilen bütün filmlerin kaderi bu olsa gerek. Animenin konusundan bahsetmek gerekirse;
Okyanusun derinliklerinde yaşayan, fakat insan olmak isteyen bir denizkızı, babasının krallığından kaçıp denizyüzeyine çıkar. Burada 5 yaşındaki Sosuke ile tanışan küçük denizkızı, onunla arkadaş olur. Sosuke ona Ponyo adını verir ve kısa sürede ikisi de birbirlerine ısınır. Ama deniz hayatının da kuralları vardır. Bir denizkızının yüzeye çıkması, okyanusun dalgalarını coşturup tisunamiye sebep olur ve ekolojik denge bozulur. Eğer Sosuke onu gerçekten seviyorsa her şey yoluna girecek, Ponyo da bir insana dönüşecek ve babası da onun yolundan çekilecektir.
Filmde müzik ve renk kullanımı harika zaten Miyazaki bütün kazandığı deneyimini ve tecrübesini bu filmde gösteriyor. Fakat yine de bir şeyler eksikti. Ama neydi bundan tam olarak emin değildim. Seslendirmede bir sorun yoktu. Grafikler harikulade idi. Okyanusun dibindeki renkli dünya harika tasvir edilmişti.
Belki daha iyi mekan tasarımları ve grafik beklerdim. Fakat çoğu kişiye göre okyanustan gönderebilecek göndermelerim çoğuna başvurmamasıydı. İnsanlara ve çocuklara öğüt verebilecek en iyi filminde bu şansı elinden kaçırmış. Belki de bunu yapsaydı. Filmi daha çarpıcı olabilir. Tatlı ponyo ikle harika ve büyüleyici zamanlar geçirebileceğimiz. 2009 yılında izlediğim en iyi filmlerden biriydi. Fakat en iyisi değildi. Belki de hayranı olduğum bu yönetmenden daha iyi şeyler beklerdim. Bir de diyorum ki acaba bu film Takashi Miike’ın elinde ne hallere dönebilirdi. Başarılarının devamını diliyorum. İyi seyirler. Kesinlikle en iyi Miyazaki filmi…
Cehenneme Bir Adım
Kesinlikle çok kaliteli bir senaryo ve o klostrofobi duygusunun yoğunluğu beni film boyunca müthiş derecede gerdi. Sanki oradaymışsınız gibi sizde çaresizlik içinde kaybolduğunuzu, bir ara kendinizi çıkış yolu ararken bulabilirsiniz. Bu zamana kadar bu filmi izlemediğim için çok pişmanım. Evet, cehenneme bir adım filminden bahsediyorum. Mağara da geçen klostrobik-gerilim filmleri yapan Hoolywood yapımcıları, lütfen bu filmi izleyiniz ve bundan sonra çekeceğiniz aynı tür filmler için tekrar düşününüz. Film belki çok çok iyi değildi ama benim bu türde izlediğim şimdiye kadar ki en iyi filmdi.
Aralarında ki fark şiddete kadınları uğratıyordu. Ve kan kullanımı konusunda oldukça cesurdu. Neil Marshall, filmin başlarında yaşanan kaza ve Sarah’ın dağ evinde gördüğü rüyada başına saplanan mızrak sekanslarıyla filmin devamının nasıl olacağına dair ipucu veriyor izleyene fakat ben ikinci filmi izlemek konusunda karar vermiş değilim: Acaba bu yeni yönetmen güzel devam ettirecek mi soruları insanın aklına geliyor. 28 hafta filmi gibi beni yanıltabilir mi? Sevdiğim yönetmenlerden biri çekecek olsa gözüm kapalı izlerim.(Saçmala sonra nasıl inceleyeceksin!)
Çoğu yazıda son yılların en iyi gerilim filmi olduğu görüşüne katılmıyorum, daha iyi örneklere rastlamak mümkün. Fakat yinede bana güvenin izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Hele ki filmin içinde kadıncağızları izleyeceksek onların çaresizliği daha çok geriyor insanı yönetmeni ve oyuncuları tebrik ederim. Fakat senaryo klişe daha iyi bir hale getirilebilir.

















