Otel 2

'İnsan' ırkı olarak şiddete karşı bir eğilimimiz olduğu iddia edilebilir. Her ne kadar hümanist bahaneler ardına sığınsak da, acı çektirmeyi, bunu izlemeyi, işkenceyi ve hatta ölümü seyretmeyi seviyoruz sanki. Örneğin Ortadoğu ülkelerinde halkın akın ettiği idam 'tören'lerini düşünelim. Ve fırsat buldukça da bu arzularımızı tatmin etmekten geri kalmıyoruz. Zaten 'istismar' filmlerinin varoluş nedeni de bununla alâkâlı değil mi?
Kadın bedenini ve asıl olarak da şiddeti metalaştıran istismar filmleri, günümüzde oldukça revaçta. "Tepenin Gözleri 2" ("The Hills Have Eyes 2", 2007), "Vahşet Çetesi" ("The Devil's Rejects", 2005) bu filmlerden bazıları. "Otel" de ("Hostel", 2005) bu tarz bir yapımdı. Hikâye namına pek bir olayın bulunmadığı film, Slovakya'daki bir otele gelen gençlere işkence edilmesini gösteriyordu sadece. O filmin devamı "Otel 2" ("Hostel: Part II", 2007) de ilk filmin izlediğine benzer bir yol takip ediyor. Fakat bu sefer ilkine göre daha derli toplu, en azından hikâyesi olan bir filmle karşı karşıyayız. Yine yoğun işkence sahnelerinin gırla gittiği, estetik kadın vücudunun kimi zaman sergilendiği filmde, şiddetin insanın içindeki temel güdülerden biri olduğu ve insanın fırsat bulduğu vakit 'şiddetli' yollara sapmaktan çekinmediği vurgulanıyor.
"Otel 2"de yine Slovakya'ya yolu düşen üç gencin, işkence yapabilmek için ücret ödeyen kodamanlar tarafından lime lime edildiği gösteriliyor. Fakat bu sefer filmin işkenceyi sağlayan organizasyonunun altyapısı üzerine giden ve sistemin nasıl işlediğini anlatan bir yapısı da var. İlk olarak otele gelen genç kızların, resimleri çekiliyor ve kızlar açık artırmaya sunuluyor. Bu sırada dünyanın dört bir yanından farklı mesleklerdeki, farklı konumlardaki insanların işkence için fiyat teklifleri görülüyor. Filmin böyle bir söylemi olması ahlâki yönden elbette sakıncalı. Fakat yönetmen Eli Roth'un böyle dertleri olmadığı, serinin ilk filminden anlaşılıyor. Ahlâki açıdan sakıncalı mesajlar veren "Otel 2"nin ilk filme göre ise bazı olumlu yönleri var. Yukarıda bahsettiğimiz gibi işkence organizasyonunun yapısını sergiliyor film. Yani mekanizmanın altını dolduruyor. "Dehşetin Gözleri" ("Cabin Fever", 2002) gibi "Şeytanın Ölüsü" ("The Evil Dead", 1982) mirasını paylaşan bir yapımla başladığı yönetmenlik kariyerine "Otel"le devam eden Roth, istismar sinemasının peşine bir süre daha takılacak gibi görünüyor. İlk filmi beğendiniz ve gore dozu yüksek bir film izlemek istiyorsanız. Oteli size tavsiye ederim. Kan görmeye tahammülü olamayanlar daha az kan öğeleri kullanan bir filmi tercih ediniz.
İçerde
Karnında doğmamış çocuğuyla geçirdiği trafik kazası sonucu kocasını kaybeder Sarah. Garip bir sessizlik içerisindeki kaza sahnesinin ardından doğumdan hemen bir gün öncesine gideriz. Bir kadının yaşayabileceği belki de en zor dönemlerden biri: İlk doğum. Ve bunun üstüne bir de kaybedilen koca. Bütün bunlardan hamilelik korkusunun binbir yolla dışavurulacağı bir korku filmi çıkacağı daha en baştaki tekinsiz havadan belli.
Gerçekten de özünde, bilinçdışı korkuların bedene bürünmüş hallerinin filmi "İçerde"; ama bu korkuların tezahürü öyle ustalıklı bir gerilimle ve basite indirgenmekten öylesine uzak bir yapıyla kuruluyor ki, "İçerde", baştaki tüm o kuşkuları bertaraf ediyor. İlk bakışta bol kanlı bir korku filminin altını hamilelik korkusuyla yapay bir şekilde doldurmaya çalışan bir seyirlik izlenimi veren "İçerde", olaylar ilerledikçe, sımsıkı saran atmosferi ve çok katmanlı okumalara imkân veren altmetni ile son zamanlarda eşine az rastlanacak kadar başarılı bir korku/gerilim yapıtına dönüşüyor.
Bu ardı ardına incelediğim 4. Fransız filmi oluyor. Hepsinde de görebileceğiniz gibi gore dozu son derece yüksek ( Kan revan) Evin içi/evin dışı, bedenin içi/bedenin dışı "İçerde", tüm bu yaptıklarıyla da yetinmiyor. Sarah'nın genel, tanımlanamaz bir korkuyla kendini tıktığı evin içini ve dışını tersyüz ediyor; güvenlikli olan ile tekinsiz olan birbirine giriyor. Sarah'nın o tehlikesiz özel alanı, hatta kendi bedeninin içi ve dışı belirsizleşiyor.
Bedenin içi/bedenin dışı, evin içi/evin dışı ayrımı anlamını yitiriyor.
Bir yandan televizyon ekranından uzaktan ve 'güvenli' bir şekilde takip edilen, arabaları yakan, 'güvenilmez' göçmen Fransızlar ise evin ta içine kadar giriyor (ama bebeğe esas tehlike onlardan değil, Sarah'nın güvenliğini sağlamakla görevli polisten geliyor.) "İçerde", tüm bunları yaparken hiç çekinmeden (ve belki bazen fazla fütursuzca!) grafik şiddet sahnelerine başvuruyor, her yanı kan gölüne çevirmekten imtina etmiyor. Ama tüm bunlar filmle uyuşmazlık içinde değil, aksine film, tüm o kırmızılığı ve vahşetiyle, bol kanlı, zorlu bir sezaryen deneyimi gibi. "Betty Blue" ve "Trouble Every Day" filmlerinden sonra Béatrice Dalle'ı yine unutulmaz bir karakteri canlandırırken izlemek isteyenler kesinlikle izlemeliler. Ben parmağımdaki kanı görünce kan tutar beni diyenler için belki de baya sert bir film. Son yıllarda Fransızların çektiği sert filmlerden.
Trouble Every Day

Filmin olay örgüsü şöyle gelişiyor: Shane ve June Brown Paris'e balayı için gelirler. Shane için bu balayı görünürde bir bahanedir aslında. Shane, adı çok da iyi anılmayan bir klinikteki doktorun peşindedir. Karısı için yaptığı açıklamalar inandırıcı olmaz. Shane'in arayışı, kafasındaki hastalığın pençesinde olan Coré'nin yaşadıklarıyla paralel olarak karşımıza çıkar. Coré'nin birlikte olduğu erkeklerin sonu ise hep aynıdır.
Son dönemde özellikle Avrupa'da filmleri en çok tartışma yaratan yönetmenlerden biri olan Claire Dennis ülkemizde yeterince tanınmıyor. Özellikle Beau Travail, Nenette et Boni, Chocolat ve J'ai pas sommeil gibi filmlerindeki şiirsel ve minimalist yaklaşımıyla tanınan Denis aynı ekiple ve aynı oyuncularla çalışmayı tercih ediyor. Bu tavrını Hergün Başka Bela'ya da yansıtan yönetmen, okul arkadaşı Agnes Godard'a kamerayı bir ekz daha teslim ettiği gibi Thindersticks'le de filmin yoğunluğuna çok iyi uyan bir müzik çalışması yapmış.
Söz konusu film kolaylıkla söze aktarılacak bir film değil. Kaçacak bir noktada olmayan izleyiciden acil bir yüzleşme talep eden ve onun algısını zorlayan bir film Her Gün Başka Bir Bela. Bir Claire Denis filmini Türkiye'de vizyonda izleyebilmenin zorluğuyla karşılaştırınca, filmin öne sürdüğü zorluğa göğüs germenizi 'şiddetle' tavsiye ederiz... Cinsellik ve yamyamlık filmin ana teması olarak işlenmiş. İzlerken film sizi içine çekecek, bazı sahneleri izlemekte zorlanacaksınız. Akılcı ayrıntılar filmi zenginleştiriyor. Beatrice Dalle gibi oyunculuğunu konuşturuyor. Görüntüler çok iyi; bütünlüklü senaryo beklemeyin. İnsanı edilgen bırakan Hollywood filmi değil; kafayı çalıştırıp boşlukları doldurmak gerekiyor. Canlı, canlı yenen insanların çıkardıkları sesler izleyenin tüylerini diken, diken edecek kadar gerçekçi. Sonuç olarak, korkularımızı uyandırabildiğine göre, derinliklerimizde saklı bir şeyleri uyandırdığını iddia bile edebiliriz.
İzlenmeye değer bir film… Oyuncuların performansları ise takdire şayan. Filmin acıtan, iç burkan yanları var. Perdedeki vahşet ve erotizm dozu ile ironik olan bu burkulma hissine bir isim veremiyor insan. Bir yavru köpeğin, yağmur altındaki bir sahnenin, uçuşan bir şalın, bir el ele tutuşma sahnesinin çok fazla anlamı olduğu halde. Oysa bazı sahneler o kadar sert ki, aynı anda iki farklı perdede drama ve korku filmlerini izler gibi oluyorsunuz. Bu anlamda 2 katmanlı bir film “Her gün başka bir bela.” Biri cesur ve acımasız diğeri naif ve hassas iki farklı katman. İzleyin: ya nefret edecek ya çok seveceksiniz.
Fransa sinemasında özellikle son yıllarında korku türünde oluşturmaya başladığı özgünlük ve kendilerine has vazgeçilmezleri olan bol kan soslu anlayış, yine kendi özelliklerinden olan erotizmi kısa sahnelerde de olsa yoğun kullanım alışkanlığı , özellikle dramalarında rastladığımız ağır fakat emin adımlarla gerçekleşen işleyiş, özgün bir senaryo, son derece isabetli müzik seçimi ( Thindersticks ‘in harika müziği ) ve hiç de fena olmadan sergilenen oyunculukları ile (Vincent Gallo, Beatrice Dalle, Tricia Vessey.Özellikle de Beatrice Dalle, her zamanki gibi muhteşem) Fransız sineması türlerinin dominant özelliklerinin bir bileşimi gibi olmuş Trouble Every Day. Sheitan
SHEITAN tam bir kentli filmi. Doğrudan, vahşi, özentisiz, numarasız...
Yılbaşı öncesi Paris’te bir gece kulübünde Bart, Ladj ve Thai adlı üç genç; Eve ve Yasmine adında iki güzel kızla tanışırlar. Eve’in güzelliği karşısında büyülenen üç genç; hafta sonunu geçirmek üzere Eve’in ailesinin şehir dışındaki evine gitme teklifini kabul ederler. Evin bekçileri Joseph ve Marie tarafından karşılanan gençler şeytani bir tuzağın ortasına çekildiklerini fark edemezler. Kara büyüler ve şeytani tuzaklarla dolu bir serüven başlar…
Dünyanın en çok konuşulan çiftlerinden Vincent Cassel ve Monica Belluci’nin varlıklarından güç alan Sheitan; korkuyu, kara mizahı ve cinselliği aynı potada eriten ilginç bir korku filmi. Dikkatsiz izleyicileri şaşırtabilecek onlarca küçük sürpriz barındıran zekâ dolu senaryosuyla öne çıkan, küçük bütçesine rağmen etkisinden bir şey yitirmeyen yer, yer sürrealist izlenimler veren grotesk bir çalışma… Sınır tanımayan hareketli bir komedi anlayışını sinir paralayan bir gerilim, kapkara mizah ve insanın içini titreten kanlı bir korkuyla birleştiren SHEITAN, hem filmin yapımcısı, hem de şeytani Joseph rolüyle başroldeki Vincent Cassel’in desteklediği, canlı ve yaratıcı genç Fransız film yapımcılarını gevşek bir örgütlenmede bir araya getiren Kourtrajme topluluğunun üyesi Kim Chapiron'un ilk uzun metrajlı filmi. 
KIM CHAPIRON'la Söyleşi
Öncelikle bize KOURTRAJME'nin nasıl başladığını anlatır mısın?
1995'te, Romain Gavras'la birlikte sanatçı grubu Kourtrajmé'yi oluşturdum. Tabiri caizse, oluşumun kuruluşunu tetikleyen eylem, yaptığımız bir kısa metrajlı filmdi. KAYIP PARADOKS (PARADOXE PERDU) adındaki bu film, zoofili ile bilimkurgu arasında bir şeydi. Daha 15 yaşındaydık ve bunun dünyanın en sert, en şiddet dolu ve en tuhaf filmi olmasını istiyorduk. Kimse oynamak istemediği için de, filmin tek iki oyuncusu da bizdik. İşte Kourtrajmé böyle doğdu. O filmden sonra, arkadaşların da dikkatini çekmeye başladık, ondan sonra da grup oluştu.
KOURTRAJME'ye nasıl üye olunuyordu? Belirli özellikler mi gerekiyordu, yoksa sırf istemek yetiyor muydu?
Aslında Kourtrajmé bir grup çocukluk arkadaşını biraraya getiriyor denebilir. Hepimiz de birbirimizi üç aşağı beş yukarı 20 yıldır tanıyoruz.
Başlangıçtaki fikir neydi?
Sadece film çekmek. Hepimizin bir yan işi vardı, başka hiçbir amacımız yoktu.
Peki KOURTRAJME manifestosu, harekete tutarlılık kazandırmak, onu resmiyete dökmek için başvurulan bir yol muydu?
Onu DVD'miz çıkarken yazdık. Hem tutumumuzu temellendirmek, hem de dalgamızı geçmekti amaç. Maifestoda yazdığımız "Goril Jojo'nun bütün Kourtrajmé yapımlarında görüneceğine yemin ederim" ya da "Şiddet, seks, uyuşturucu, ırkçılık ve hayvanları içeren nedensiz sahnelerimin nedensizliğini haklı göstermemeye yemin ederim" gibi şeyler, ciddi olmadığı gibi, tam saçmalama da sayılmaz. İkisi birarada!
Sınırlı Paris çevresinde, sizler sık sık "falancanın oğlu" olarak anılıyorsunuz. Yani çeşitli kolaylıklara sahip kişiler olarak görülüyorsunuz. Buna ne diyeceksin?
Sanatçılarla dolu bir ailede doğmak gibi bir şansım oldu. Babam [Kiki Picasso, röportajcının notu] ressam, video sanatçısı ve 70'li yılların eski punk'çısıdır, ben de o ortamın içinde büyüdüm. Bizde televizyon yoktu, onun yerine Crumb'ın ve Reiser'ın çizgi romanları verildi bana. Yaşıtım çocukların çoğunda pek olmayan şeylerdi bunlar! Yani "falancanın oğlu" olduğum doğru! Babamın oğluyum, bundan da büyük gurur duyuyorum.
Yabanıl kısa metrajlı filmler çekmenin verdiği hazdan bir sinema filmi yapmaya yönelik arzunun belirmesine geçiş nasıl oldu?
1995'le 2005 arasında, küçük kameralarımızla kendi köşemizde uğraştık durduk, zamanımız cinlik yapmakla, ufak tefek işlerle ve yardımlaşmayla geçiyordu. Çok coşkulu günlerdi, ama bir o kadar da yorucuydu. 4 yıl önce kendimi yazmaya vermek istedim. Enerjimi bu işe yoğunlaştırmak için inzivaya çekildim. Önce yürümeyen bir uzun metrajlı film üstünde, sonra da yine bir yere varmayan bir dizi üstünde çalıştım. Sonunda Kourtrajmé'ye hep destek olmuş Vincent'la [Cassel] görüştüm ve birlikte çalışmanın fena olmayacağı konusunda hemfikir olduk.
Peki ortaklaşa çalışma fikrinden tek başına bir film yapma arzusuna geçiş nasıl oldu?
Grupla birlikte olmak bir güç, ama insan içten içe biliyor ki grup mantığı da her şeyi birlikte yapmaya varacak kadar abartılamaz. Müzik videolarında bu gayet güzel şekilde yapılabilir, ama şahsi bir filmin hep beraber yapılabileceğine inanmıyorum. Yani grubun gücünden yararlanıyoruz, ama her birimizin bir birey olarak potansiyellerini ortaya koymasını da destekliyoruz. Şunu da söylemek lazım. Kısa metrajlı filmleri yayımlayacak bir şebeke pek yok. Biz neler yapmadık. "Otobüsle Kourtrajmé" projesi kapsamında, filmlerimizi göstermek için bütün Fransa'yı baştan başa dolaştık. Dağlardan denize kadar indik, sadece iki kişinin olduğu barlara uğradık. Yine son derece bağımsız kanallarla Avrupa'ya, ABD'ye gittik. Ortalığı ayağa kaldırmak için elimizden geleni yaptık, ama yaptıklarının kitlelere ulaşmasını istiyorsan, tek bir çözüm var, o da uzun metraj.
Peki SHEITAN'a nasıl başladın?
Fikrimi Vincent'a anlattıktan sonra, bu filmde yapmak istediğim ne varsa hepsini özetleyen 15 sayfalık bir taslak götürdüm ona. O zaman anlaştık, ben de böylece yan işimi bırakabildim nihayet. Babamla birlikte, sadece yazarak geçinmeye başladım.
Peki filmin hikayesi nereden çıktı?
SHEITAN sinemada tabuları kıran görüntüler, gülünç anlar, seksi pasajlardan oluşan ve bir an sonra ürkütücü, sanrısal olabilen bomba gibi bir kokteyl görme arzusundan doğdu. Bütün bunların da kaynağı, babamla benim aramdaki simya. Ta kendi punk dönemine, LSD'ye falan dayanan bütün o çılgınca malzemeleri ondan aldım.
Film gerçekten de çok tuhaf bir karışım. Günümüz gençleri, dinsel simgeler, Noel hikayeleri, köy magandalarıyla ilgili öğeler... Bu karmaşanın kaynağı nedir?
Ne de olsa gencim, yaşlılarla ilgili bir film yapacak değilim. Dolayısıyla kahramanlarım genç, bizlere benziyorlar. Endişe verici köylüler kısmı, KÖPEKLER (STRAW DOGS) ya da KURTULUŞ (DELIVERANCE) gibi filmlere duyduğum hayranlıktan geliyor. Dinsel kısım ise, içinde yaşadığımız devirden kaynaklanıyor. Artık tapınacak ilahları olmayan bir kuşağız gibi geliyor bana. Kimseye tapmıyoruz. Halbuki annemle babamın kuşağının Vietnam Savaşı gibi bir mücadelesi, Luther King, Che Guevera, John Lennon, Fela Kuti, Mao vs. gibi kahramanları varmış. Benim kuşağımınsa kimsesi yok. Bu yüzden din, gençler arasında yeniden yandaş bulmaya başladı. Bağnaz dindar olup çıkan arkadaşlarım var ve bu konu sohbetlerimizde sık sık gündeme geliyor. Şu aralar gördüklerim beni çok etkiliyor. SHEITAN aracılığıyla, bu hissi aktarmaya çalıştım. Yaşadığımız dünyadan bir mozaik bu, benim kuşağımdan olanlar da filmde kendilerini bulacak.
Filmi başlangıçta belirleyen ne oldu? Din gibi bir izlek mi, yoksa sadece fikirlerini üstüne ekleyeceğin bir tür filmi yapma isteği mi?
İşin doğrusu, nasıl bir film yaptığım sorusunu kendi kendime ben de soruyorum. Filmi tanımlamam istendiğinde, afallıyorum. Aslında bence SHEITAN ne biri, ne de öteki. Pek çok inceliği olan bir film bu. Öylesine dolanıyorum, gözlemliyorum, kimi şeyleri zevk için, kimi şeyleri de anlam ifade etsin diye yapıyorum işte. Örneğin, köpeğe mastürbasyon yapma sahnesini neden çektiğimi hayatta oturup düşünmem uzun uzadıya. Bu nedensiz bir eylem, bir sevgi edimi. Zoofili de diğerleri gibi bir sevgi çeşididir, değil mi ya? (gülüyor)
Vincent Cassel'le Roxane Mesquida ya da Julie Marie Parmentier'nin haricinde, neden diğer ana roller için profesyonel olmayan kişileri seçtin?
Bir kere onlar benim dostlarım ve onları büyük perdede görmek çok hoşuma gidiyor da ondan. Hem oyuncuların "oyuncu olmadığı" filmleri, mesela Kusturica'nınkileri çok seviyorum. O tazeliği, o enerjiyi vermeye çalıştım. Fırtınalı sahnelerde, sette de fırtınalar kopuyordu, Vincent'la didişmelerin olduğu sahnelerde, bazen sahiden de didişmeler oluyordu. SHEITAN'ın çekimleri sırasında, bizler de felaket "şeytan"dık. Filmi yaşadık ve bu da ancak birbirine yakın insanlarla mümkün.
Peki ama onlarla çalışmak olmazsa olmaz bir koşul muydu?
Hayır, ama onların yanında rahatım. Kourtrajmé'ye onlarla başladım, beyaz perdeye de onlarla geçmeliydim.
SHEITAN aynı zamanda senin için videodan filme de geçiş demek. Ne gibi endişelerin vardı?
Öncelikle ekip korkusu. Deli işi bir şey yapmak için 100 kişiyi yönetmek zorunda olmak çok etkileyici. Hem bu film benim için okul oldu sayılır. Devamlılık sorumlusu ne işe yarar onu bile bilmiyordum, sonunda bütün çekimler boyunca onun eteğine yapıştım! Aslında çekim sırasında bütün o insanların sana yardım etmek için orada olduğunu keşfettim. Bütün bu bilgi birikiminden yararlanmak da felaket kıyak bir şey. Sonuçta rüya gibi bir şeydi. Sıfır sansür, hakiki coşku, böylece film tam istediğim gibi oldu!
Cassel'in Joseph yorumunu nasıl buldun?
Vincent dev gibi yönetmenlerle müthiş rollerde oynamış biri. Bense, ilk filmimde oynaması için güzel bir gerekçesi olmasını istiyordum. En iyisi de, daha önce hiç yapmadığı bir şey yapmasıydı. Böylece son derece tuhaf ve oynanması çok zor bir karakter yaratma fikrinden yola çıktık. Vincent'ın çekimlerinin ilk günleri tam bir kabus gibiydi. Uyumuyordu, setteki herkesle kavga ediyordu. Karakteri oluşturamıyordu bir türlü, ama kendini bu işin içine atmıştı. Bana kalırsa, Joseph biraz Peter Sellers tarzı bir rol, bir oyuncu için çok zorlayıcı. En sonunda, üçüncü gün, yemek sahnesi sırasında, içip kafayı buldu ve orada dört çekimde karakterin doğuşuna tanıklık ettik. Cidden müthişti! Bütün ekip kameranın arkasında toplaşmıştı. O andan sonra, her şeyin iyi gideceğinden emin oldum.
Yaşıtın yönetmenler kuşağında, dekupaja, estetiğe yönelik kaygılar ağır basıyor, ama bu SHEITAN'da yok. Sen daha çok oyunculara, oyuna ve onların karizmasına ağırlık veriyorsun.
Dönen başlı bir vinci mi, yoksa bütün film boyunca iki kamera kullanmayı mı tercih edersin diye sorduklarında, iki kamerayı seçtim. Mükemmel bir kadrajdan çok oyuncuların ışıltısını yakalamak istiyordum. İşte bu yüzden, ufacık şeyleri yakalamak için ve daha gerçekçi olayım diye teleobjektif kullandım. Gerçekten de her şeyimle oyuncuların yorumuna ve duygulara yaslandım; eğer 5 saniye sonra unutulacaksa, cafcaflı bir film yapmak umurumda değildi. Bu yüzden Minima denen bir kamera kullandık. Ufacık bir şey, böylece oyuncuların burnunun dibine kadar girebiliyor. Onlar da bu teması hissediyor ve sonuçta mutlaka çok güçlü şeyler çıkıyor ortaya.
SHEITAN tam bir kentli filmi. Doğrudan, vahşi, özentisiz, numarasız...
Bu da oyuncuların sayesinde. Onlar buram buram gerçeklik kokuyor. Onları filme çekerken, son derece samimiyim. Bizi olduğumuz gibi gösteriyorum. Zaten filmin başına bir cümle koymak istiyordum aslında: "Bütün hepsi gerçek olaylardan esinlenmiştir." Hem de hayal edemeyeceğiniz kadar çoğu! (gülüyor)
Filmdeki karakterlerin hepsi cinsellikle kafayı bozmuş. Neden?
Çünkü SHEITAN haz arayışından söz ediyor. Eğlence arayışı bu. Aslında karakterlerim yanlış filme gelmiş. Onlar güzel bir akşam geçirmek, kızlara asılmak, hatta belki de krallara layık bir ortamda toplu alem yapmak istiyor, ama şansları yaver gitmemiş ki, kendilerini köyde, bir psikopatın sanrısı içinde buluyorlar. Bu film kısmen bir sapkınlıklar tablosu. Ama kıçtan söz etme şekli bile gayet samimi, bu işi hiç süsleyip püslemeye çalışmadım.
Filmde iç içe geçen bir sürü küçük hikaye var.
Gerçek hayatta da öyledir ya, hiç olmayacak imkansız hikayelerle huzurumuzu kaçıran bir sürü tuhaf insan çıkar karşımıza, onları dinler, sanrılara kapılırız, sonra hayat devam eder. Kimi zaman böyle tuhaf bir tip olup çıkan sensindir hatta! SHEITAN da bu işte, kültürlerin önyargısız bir karışımı.
Karşılaşan ve çarpışan iki vahşi dünya gibi.
Aynen öyle. Ben de bunu böyle yaşıyorum, hayatta bile. Hepimiz biraz kusurluyuz, ama gayet güzel anlaşıyoruz. Ben de dünyayı bu haliyle seviyorum.
Filmde epey sert şeyler gösteriyorsun, bunları hoşgörecek kadar mizah anlayışı olmayanlara ne söylersin?
Bu bir hiciv. Ne iyiler var, ne de kötüler. Demagoji de yok, suçluluk da. Kimileri filmde kışkırtıcı şeyler görüyorsa, benim asıl anlatmak istediğim şeyi ıskalamışlar demektir. Benim niyetim insanlardan, evrenlerden, çılgınlıklardan oluşan bir mozaik göstermek. Bu bir tablo. Kimilerinin kötülüğü gördüğü yerde, başkaları iyiliği görüyor. Böyle işte. Ama o kışkırtıcılık, filmi daha dikkat çekici kılmak için kullandığım bir renk alt tarafı. Buna bayılıyorum.
Sinemanın sınırları çiğnemesi hoşuna gidiyor.
Evet, iyi çekilmiş bir filmdense, duygu aktarabilen bir filmi yeğlerim. SHEITAN, insanların uyuduğu, her şeyin ölü olduğu, milletin sıkıldığı bir dünyaya yönelik küçük sinematografik suikastımdır. Biraz sempatik bir şamata.
Film dinsel simgelerle dolup taşıyor. Zaten karakterlerin isimleri manidar (Joseph/Yusuf, Marie/Meryem, Eve/Havva), hikaye de Noel'de geçiyor, üç kahraman bebek İsa'ya bağlılığını bildiren çobanlar, krallar olarak da görülebilir. Bu göndermeleri nasıl ayarladın?
Bunlar kültürümüzün içinde olan şeyler, ben de onları bir renk olarak kullandım. Erkekleri ayartan, elinde elma, genç ve seksi bir kızı koysanız yeter, anında akla Havva geliyor. Bu her birimizin kolektif bilinçdışında yer etmiş, ben de bununla oynamaktan çok zevk aldım.
Ama SHEITAN'da, din yozlaşmış bir şey olarak da gösteriliyor gibi.
Bu ne biçim soru böyle! Aslında SHEITAN'da anlatmak istediğim, gayet dindar olan bir sürü insanın aynı zamanda gerçek dünyayla da bağlarının sıkı olduğu. Kimi içiyor, kimi ot içiyor, kimi sevgilisini aldatıyor. Ama bunlar her şeyden önce, bazı ilkelere göre yaşamaya çalışan normal insanlar. İlla ki çelişkiler oluyor. Ramazan vakti oruç tutup da ay biter bitmez güle oynaya günahların kucağına atılan bir sürü Müslüman tanıyorum. "Dininde ibadetinde Müslüman" dedikleri bunlar işte. SHEITAN'da bunu göstermeye çalıştım, ama nefretle değil, sevgiyle. Bütün bu çelişkiler, bütün bu çılgınlıklar tamamen insani davranışlar, ben de onları yargılamıyorum. Seyredenlerin bunu algılamasını gerçekten çok isterim.
Peki bir haşarı velet filmi yaptığın söylenecek olursa, ne cevap verirsin?
Ben gerçek hayatta gayet uslu bir adamım, ama sinemanın iyi yanı da bu işte. Kamera çalışırken istediğin her şeyi yapabilirsin. Ben de bu yüzden bu mesleği seçtim!
Sheitan, hepimizin içinde olan bir şeydir.
Sheitan komik ve seksidir, ama korkutabilir de.
Sheitan, Arapça "iblis" demektir; ama aynı zamanda kimi zaman ağır sonuçlar doğurabilecek, ama haz alınması muhtemel saçma şeyler yapmak üzere karşılıklı anlaşmaya varılmasıdır.
İşkence Odası
Son yıllarda Fransız sinemasının korku türü üzerine eğilmesinin en büyük sebebi kuşkusuz bu filmlerin gişede elde ettiği büyük rakamlar. Fakat bu eğilimin yeni Fransız korku dilinin inşasına katkı sağladığı da bir gerçek. "İşkence Odası" ("Martyrs", 2008) uluslararası alanda Uzakdoğu korku endüstrisinin etkinliğini yitirmesiyle birlikte boşalan bu şeride yerleşme çabasındaki Fransız korku sinemasının son temsilcilerinden. Furyanın öncülerinden "Haute tension", "İçerde" ("A L'interieur") ve "Sınırda" ("Frontier(s)") kadar sağlam bir omurgaya sahip olduğunu söylemek ise hayli güç.
Ama son derece sert bir film olduğu söyleyebilirim. Sonuçta diğer Fransız yapımları gibi gore türü üzerine gidilmiş bir yapım. Ama bu sefer filmin ilk yarısında kan buram, buram akıtılarak midenize, sonra ise psikolojik gerilime dönerek beynimize saldırıyor. Anlatılması zor filmlerden biri… 1970'lerin başında gizli bir tarikatın elinden kurtulmaya çalışan, 10 yaşındaki Lucie adlı kızın kaçış sekansıyla açılıyor. Buradan bir sıçramayla 15 yıl sonrasına gidiyoruz. Lucie'nin (Mylene Jampanoi) elinde av tüfeği ile bir evi basmasının ardından, arkadaşı Anna'nın (Morjana Alaoui) yardımıyla bu durumdan sıyrılma mücadelesine tanık oluyoruz. Ele aldığı metin için gerekli olan psikolojik altyapıyı oluşturmadan, piyasadaki diğer türdeşlerinin yaptığı gibi ilk dakikadan itibaren aksiyona abanıyor film.
Sonradan senaryoya uyarıcı yapılıyor ama maalesef pek bir işe yaramıyor. Kalıplaşmış korku öğelerine sıkça başvurmaktan çekinmeyen filmin en önemli zaafı şiddeti sıradanlaştıran yorumu. Film için koz olarak kullanılabilecek işkence sahneleri, ucuz bir anlatımla gelişigüzel yerlere serpiştirilerek bir dezavantaja dönüştürülmüş adeta. Zira ihtiva ettiği çoğu gereksiz işkence sahnesi yerine yukarıda değindiğimiz hikâye ve karakterlerin gelişimine ağırlık verilse ortaya Takashi Miike filmlerini aratmayacak düzeyde bir gerilim filmi çıkabilirmiş. Yeni nesil dehşet sineması hayranlarının ilgisi çekecek. Kan ve revan sahneler görmek isteyenleri ise tatmin edecek bir film ama her zaman dediğim gibi midesine güvenmeyenlerin uzak durması gereken türde filmlerden biri. Buna rağmen filmin şiddeti direkt ve sürekli olarak perdeye yansıtarak gişe emellerine ulaşmak için her türlü manevrayı mubah sayması hayli ironik. İki veya üç parçada ele alınabilecek b-tipi bir film olmaktan öteye gidemiyor. Fakat Yüksek Tansiyon’dan sonra en umut veren film bu olsa gerek.

Karanlık Sular – Honogurai Mizu No Soko Kara
Siz de, özel efektlere ya da kan revana dayanmayan o eski, güzel korku filmlerini özlemiyor musunuz? Karanlık Sular, bizi o eski günlere geri götürüyor. Eğer Ringu’yu atmosferini beğendiyseniz. Bu filme de bayılayacaksınız. Yönetmen Hideo Nakata, yazar da Koji Suziki olunca, ister istemez insanın aklına şimdiden birer kült olmuş Ringu ve Ringu 2geliyor. Bu ikili karanlık sularda tüm yeteneklerini sergilemekten çekinmemişler. Ama Ringu iki ile aralarında filmi dikkatli izleyenlerin anlayacağını açıkça birkaç benzerlik var. Öncellikle iki filmde de bol, bol su var. İkisin de, de boşanmış bir anne ile çocuğu tüm tehlikelerle başa çıkmaya çalışıyor.
“Ringu” nun o ünlü son sahnesi kadar olamasa da, filmimizin de yeterince rahatsız edici bir sonu var. Artık onu da izleyince görün. Filmde sürekli karşınıza çıkacak kırmızı beslenme çantası, yağmurluk ve su tankı ve hikâyesi ile Karanlık Sular tek başına iddaalı bir yapım. Kısaca konudan bahsetmek gerekirse; Yoshimi, kızı Ikuko’nun velayetini almak için kocasıyla giriştiği çirkin savaş yüzünden yorgun düşmüş, genç bir anne. Bütün bunların yanında Yoshimi’nin geçmişinde, çocukken annesinin ihmali yüzünden oluşmuş, ama tedavi sonrası iyileşmiş bir ruhsal rahatsızlık vardır, kocası da bunu ona karşı kullanmaktan çekinmez. Yoshimi, kızına iyi bir yuva sağlayabilmek için onun okuluna yakın bir eve taşınmaya karar verir, zaten paraları da ancak ona yetmektedir. Taşındıkları ev oldukça eskidir, tavanında da giderek genişleyen bir sızıntı vardır, ancak anne-kız mutludur. İlerleyen günlerde ise her şey değişmeye başlar, Ikuko, o izbe apartmanda sürekli kaybolmaktadır, bir gün elinde kırmızı bir çantayla döner. Yoshimi, çantayı atar, ancak çanta bir türlü kaybolmak bilmez, sürekli en beklenmedik anda karşısına çıkar. Yoshimi’nin zaten kocası ve mükemmel anne olma sorumluğu tarafından zorlanan akıl sağlığı iyice tehlikeye girer. Bir de Ikuko, sarı bir yağmurluk giyen gizemli bir kızla karşılaşması sonucu komaya girince, Yoshimi iyice deliğinin sınırlarında yürür, sonundaki o büyük seçime kadar kızını ve kendi canını kurtarmak için her şeyi yapar. Filmin tek sevmediğim yönü yönetmen bir klişeye sadık kalmaya çalışmış “Her ev yaşıyor ve evlerin hikayeleri var” Fakat bu pek göze batması gereken bir şey değil.
Çünkü klişeyle birlikte konsepti çok güzel kullanmış. Bize Japon aileleri hakkında fikrini de anlatan yönetmenin bu filmi uzun süre aklınızda kalacak. Mesela eleştirilere göre filmde kullanılan 7 katlı apartmandaki çoğu dairenin boş olması insanlar arasında yozlaşmanın simgesiymiş. İnsanların birbirinden ayrılmasını gerçekten güzel anlatmış. Oyunculukları hakkında konuşmaya gerek yok. Oyunculuklar gayet iyiydi. Filmi izledikten sonra gerçek her ne olursa olsun, filmin dramatik yanı, gerilim yanını o kadar iyi desteklemiş ki, korkunun yanı sıra, zavallı bir annenin hüznünü de yüreğinizin ta içinde hissediyorsunuz. Hideo Nakata bu film ile j-korku türünün yeni can damarı olmuş. Çok güzel bir uzak doğu korkusu izlemek isteyenlere sık ve zeki bir film daha…
FunHouse/Korku tüneli
Amy (Elizabeth Berridge) o gece arkadaşları Richie (Miles Chapin), Liz (Largo Woodruff) ve onu ikna eden erkek arkadaşı Buzz (Cooper Huckabee) ile birlikte şehirlerine yeni gelen karnavala gitmek isterler. Komşu kentte iki kızın başka bir karnavalın yakınında ölü bulunması nedeniyle babası Amy’e bunu kesinlikle yasaklamıştır. Bu yasağa aldırış etmeyen dört genç beklendiği gibi karnavala giderler ve burada çokta iyi vakit geçirmeye başlarlar. Çeşitli oyuncaklara binerler, garabet gösterilerini izlerler ve pamuk şekeri yerler. Gecenin sonuna doğru karnaval kapanıncaya kadar orada saklanmaya karar veren gençler bunu başarırlar. Karnaval’ın kapıları kapanmıştır ve onlar artık bütün gece oradadırlar.
Bu her ne kadar eğlenceli ve heyecanlı bir durum olsa da, kısa bir süre sonra Frenkeştayn maskesi takan tuhaf bir adamın bir falcıyı öldürdüğüne tanık olurlar. Richie ise lunaparkın sahibinden gizlice para yürütmüştür. Durumdan şüphelenen adam, olayı çözmesi için falcıyı öldüren oğlu Gunther’ı görevlendirir. Dört arkadaş lunaparkın içine hapsolmuştur ve Frenkeştayn maskesi içindeki tuhaf adamda peşlerindedir. Artık kapalı kapılar ardında müthiş bir kovalamaca ve hayatta kalma oyunu başlamıştır.
Carnival of Terror olarakta bilinen film usta yönetmen Tobe Hooper’ın en iyi filmlerinden değil fakat kayda değer bir filmi. Filmin, yönetmenin Texas Chainsaw Massacre’dan sonra beklentilerin yükseldiği bir dönemde ve özellikle 80’li yılların başlarında çekilmesine rağmen yeterince kan ve vahşet içermiyor olması eksi yanı olsa da, düzgün hikayesi, birkaç iyi özel efekti ve iyi kostüm tasarımı filmi izlenebilir kılıyor.

















