Kabuslar Evi
Aklınızın iplerini saldıracak sizi içine alacak farklı korku deneyimleri sunarak bize beynimizin bir köşesinde bekleyen korkularımızı sunan Kâbuslar Evi artık devam etmiyor. Mini bir dizi olarak planlanan kâbuslar evi çağan ırmağın başarılı çalışmalarından biri özellikle babam ve oğlumla onu iyice tanıdığım yönetmenden kâbuslar evinin beklediğim kadar başarılı olmayacağını düşünmüştüm. Fakat çağan ırmak bütün bölümlerin altından başarılı oldu. Ve şuan Karanlıktakiler filmiyle yine bir lanetli ev hikâyesini gözler önüne sürmeyi düşünüyor.
Başrollerinde Fikret Kuşkan, Cihan Okan ve Cansu Dere'nin bulunduğu "Takip"te, çocukluğundan beri bir kurtadamdan kaçan İbrahim'in hikâyesi anlatılıyor. İbrahim (F.Kuşkan) daha bir çocukken, yaşadığı köyde olağandışı felaketler baş gösterir. Köye bir kurtadam inmiştir ve tüm köy halkına ve hayvanlarına zarar vermeye başlar. Halk en başta bu yaratığın ne olduğunu bilmedikleri için birçok yöntem ve fikir dener, ancak hiçbiri başarıya ulaşamaz. Kurtadam, köyün en güzel kadını Esme (C.Dere)'nin oğlu Hasan'ı öldürür. Bu, bardağı taşıran son damla olur ve köy halkı duruma el koymaya karar verir. Köy muhtarı, eli silah tutabilen ne kadar yiğit varsa, hepsini bu şeytanı öldürmeye gönderir. İbrahim'in babası Kazım (C.Okan), kurtadamı ortaya çıktığı sırada tüfekle vurur; ancak kurtadam ölmeden zehrini Kazım'a geçirmiştir. Artık Kazım, eski Kazım olamayacaktır. Bir gece İbrahim, babasının da kurtadama dönüşüp annesine saldırışına tanık olur ve babasını tüfekle vurur. Kazım yaralanır; ancak ölmez. Artık eskisi gibi değildir. Evden kaçar ve geride, iki çocuğunu ve karısının cesedini bırakırak köyden uzaklaşır. Köylüler İbrahim'i güvenliği için köyden uzaklaştırırlar ve aradan yıllar geçer...
İbrahim büyümüş ve bir yazar olmuştur, ancak hâlâ kurtadama dönüşen babası tarafından takip edildiğine inanmaktadır. Bir roman yazmaya başlar, romanında yaşamını anlatmak istemektedir. Sürekli kaçar; bir köyden başka bir köye, bir kasabadan başka bir kasabaya... Artık yorulmuştur ve buna bir son vermek ister. Kabuslar Evi'nin emlakçılığını yapan Sema Hanım (B.Şen)'la karşılaşır. Evi tutar ve yüzleşmeyi beklemeye başlar...
Son dans
Başrollerinde Hümeyra ve Yetkin Dikinciler'in bulunduğu "Son Dans", zamanında bolluk içinde yaşamış olan Müyesser'in (Hümeyra), Kore'ye giden sevgilisi Selim'in (Y.Dikinciler) savaşta ölmesiyle değişen hayatını konu alıyor. Selim'in ölümünden yıllar sonra Müyesser, başka birisiyle evlilik yapmış, bir oğlu olmuş; ancak daha sonra kocası tarafından terk edilmiştir. Oğlu Mesut (M.İpek); son derece saygısız, taşralı bir kadın olan Berna'yla (M.Mertoğlu) evlenmiştir ve Elif adında bir kızları olmuştur.
Seneler ilerledikçe, kader ağlarını örer ve Müyesser'i tekerlekli iskemleye mahkum eder. Bu öyle ağır bir felçtir ki; Müyesser ne yürüyebilmekte, ne de konuşabilmektedir. Gelini Berna'nın bakımına muhtaçtır artık. Aile, Mesut'a yapılan iş teklifi nedeniyle Kabuslar Evi'ne taşınır. Kısa süre sonra Müyesser; evin etrafında gizemli olayla tanık olur. Elli yıl önce ona bir dans sözü veren Selim, Kabuslar Evi'ne gelmiştir, son bir dans için... Ancak Müyesser'in emin olamadığı bir şey vardır, karşısındaki gerçekten Selim midir? Yoksa hayal edebileceğinin daha ötesinde birisi mi...
Hayal-i Cihan
Başrollerinde Çetin Tekindor ve Okan Yalabık'ın bulunduğu "Hayal-i Cihan", Kabuslar Evi'ni kiralayan Cihan'ın (O.Yalabık) bir sabah eve gelişiyle başlar. Cihan eve girdiğinde, her yeri darmadağınık ve düzensiz bulur. Eve yerleşir; ancak evde, her zaman olduğu gibi yine gizemli olaylar baş gösterir. Cihan'ın Kabuslar Evi'ndeki ilk gecesi, ona evde onun dışında başka birinin de yaşadığını düşündürür. Ve Cihan, araştırmaya başlar... Ne zaman kasaba halkına, evin bulunduğu yer olan Karatepe ile ilgili sorular sormaya kalkışsa; sorduğu insanlar bir anda ürpererek onu terslemekte ve konuşmamayı tercih etmektedirler. Bunun üzerine Cihan, evdeki olup bitenleri araştırmaya karar verir. Bulduğu ve bulacakları şeyler onu evde kendisinden başka bulunan başka bir varlığa yöneltecektir. En sonunda hayaletle (Ç.Tekindor) yüzleşmeye karar verir; ancak hayaletin de kendine ait bir hikâyesi ve dinlenmesi gereken şeyleri vardır...
Tanıdık Yabancı
"Tanıdık Yabancı", Çağan Irmak'ın yönetmediği ilk "Kabuslar Evi" bölümüdür. Filmde, çocuğu bir anlık ilgisizlikten dolayı hayatını kaybetmiş olan bir annenin hikâyesi anlatılıyor. Derya (Z.Gencer), oğlu Murat'ın ölümünü atlatamaz ve oğluyla ilgili kimi halisünasyonlar gördüğü gerekçesiyle akıl hastanesine yatırılır... Aradan yıllar geçer ve Derya, uzun süren bir tedavinin ardından taburcu olarak; annesinin (G.Ökten) yanına, eski kasabasına geri döner. Beklemediği bir anda -annesinin araya girmesiyle- Sema Emlak'tan bir iş teklifi alır. Bu işin hayatını yeniden düzene sokacağına inanır.
"Tanıdık Yabancı", Çağan Irmak'ın yönetmediği ilk "Kabuslar Evi" bölümüdür. Filmde, çocuğu bir anlık ilgisizlikten dolayı hayatını kaybetmiş olan bir annenin hikâyesi anlatılıyor. Derya (Z.Gencer), oğlu Murat'ın ölümünü atlatamaz ve oğluyla ilgili kimi halisünasyonlar gördüğü gerekçesiyle akıl hastanesine yatırılır... Aradan yıllar geçer ve Derya, uzun süren bir tedavinin ardından taburcu olarak; annesinin (G.Ökten) yanına, eski kasabasına geri döner. Beklemediği bir anda -annesinin araya girmesiyle- Sema Emlak'tan bir iş teklifi alır. Bu işin hayatını yeniden düzene sokacağına inanır.
Bir gün pimpirikli bir çifte, kasabalının "perili ev" diye andığı evi tanıtırken, Murat'ın halisünasyonlarını yeniden görmeye başlar. Artık her sabah ve akşam, o eve uğramakta ve oğlunu görmektedir. Ancak Murat'ta bir tuhaflık vardır, artık eskisi gibi değildir. Derya asıl gerçekle çok acı bir şekilde yüz yüze gelecektir...
Kaçan Fırsatlar Limited Şirketi
Taner (L.Üzümcü), çok hırslı ve açgözlü bir iş adamıdır. Karısı Filiz (B.Yıldırımlar) ise tam aksine saf, temiz ve alçakgönüllü bir kadındır. Taner'in, eşiyle pembe yalanlar üstüne kurulu hayatı, art arda televizyonlarda ve dergilerde gördüğü bir reklam ile alt üst olur: "Kaçan Fırsatlar Limited Şirketi"
Taner ne zaman bu reklamla karşılaşsa, farkında bile olmadan kendine zarar vermektedir. Önce tüm bu yaraların bir iş kazası olduğunu zanneden Filiz, gözlerinin önünde bıçakla bileğini kesen Taner'i görünce şok olur. Ona psikiyatriste gitmeyi önerir; ancak Taner bunu reddeder. Bunun üzerine Filiz onu bir tatile çıkmaya ikna eder (malum Kabuslar Evi'ne). Ancak Taner merakına yenik düşer ve ilandaki telefon numarası aracılığıyla Kaçan Fırsatlar Limited'in sahibi Fuat Bey (A.Düşenkalkar) ile görüşür. Asıl önemli olan ise, bu şirketten Taner ve birkaç müşteriden başka kimsenin haberdar olmayışıdır. Taner, Fuat Bey'le bir pazarlığa girişir; bu pazarlıktan kârlı çıkmayı isterken, hırsının ve açgözlülüğünün bedelini çok ağır bir şekilde ödeyecektir...
Rec/Kayıt
İspanyol korku sineması son dönemlerde zevk alarak izlediğim korku filmlerini yaratan bir ülke Türkiye korku sinemasının örneklerinde uğradığım hüznü bir nevi benden aldı diyebilirim. Yetimhane, tez, diğerleri ve son olarak Rec yani kayıt filmleri bunların örnekleri zaten kült sayılacak korku filmlerini de izlemeye başladıkça onların da gayet başarılı olduklarını gördüm.
Musallat
Türk sineması, korku filmi denemelerine yenilerini eklerken; teknik güçlükler bir yana, soyuna özel iki riski göze alıyor: Gülünç gözükme ihtimali ve izleyicinin kronik önyargısı. Dünya sinemasının yükselen ve kendini alt türlerle yenileyen korku türü ile karşılaştırılma endişesinden olsa gerek, Türk korku sineması, tercihini çoğunlukla dini temalardan yana kullanıyor.
Büyü, Araf, dabbe ve semum daha devamı gelecek gibi duruyor. Örnek cin geçidi filminin yakınlarda beyazperdeye gelmesi gibi. “Üç harfliler” diye adlandırılan canlılarla o kadar çok ilgileniyorlar ki hepimiz yamulacağız o olacak. Kesinlikle değişmesi gerekenler var. O kadar çok başarısız yapım gördüm ki. Artık Türk yapımı korku filmlerinin afişlerine bile dokunamaz oldum. Başarısız yapımların ortaya çıkmasının nedeni esas kaynağı bulamamaları olabilir. Türkiye’de çekilen korku filmleri gerçekten özgün olabilselerdi, gerçekten Türk korkusunu ortaya koymuş olsalardı muhakkak ki yurt dışında da ilgi çekebilirlerdi. Bir de tabii teknik açıdan bir Amerika, Avrupa, bir Uzakdoğu korku filmiyle kıyaslayamazsınız, bu da Türk Korku Sineması’nın bir eksikliğidir. Folklor üzerine gitmek gerekiyor. Bir de batıl inançlar var, onlar önemli ama korku sinemasına bir temel teşkil edecek bir korku edebiyatımız ya da bir fantastik edebiyatımız yok. Bizim korku filmi için beslenebileceğimiz Folklor önemli bir alan tabii ve o alanda da deneme yapan genç yazarlar var. Verilebilecek isimler de var ama mesela Anadolu Korku Hikâyeleri kitabı önemli. Bu arkadaşlar bu işi yaptılar. Korku Sineması Batı’da başta bir tür olarak ortaya çıkmıyor. 1910’lu 1920’li yıllarda belirli yazınsal yapıtların sinemaya uyarlamasıyla başlıyor. Frankenstein’ı ilk çeken korku sineması yaptığının farkında değil, biz edebiyat uyarlaması yapıyoruz diyorlar. Ama işte o temel zenginliği var. Türkiye’de bu yok. Onun için tematik olarak biz halen yabancı kaynaklara göz kırpmak zorunda kalıyoruz.
Bana sorarsanız İyi bir korku filmi olması için ille özgün bir tematik izlemesi şart değil, çünkü o özgün tematiği izleyebilmek çok zor aslında. Korku sineması bütün dünyada yaygın hale gelmiş bir türdür. En önemlisi, seyirciyi ister klasik türlere başvurarak ister daha değişik bir şeyler ortaya çıkartarak etkilemesi, gerçekten korkutabilmesi ya da heyecanlandırabilmesi. O da kolay bir şey değil.
Filmin bir diğer iddiası, teknik donanımı. Görsel efekt anlamında, özendiğimiz yenilikleri vadeden film; Türk sinemasının ilk dami bebeği, Matrix uçuşu, Ben Nye imzalı plastik makyajlar, yeni montaj teknikleri ve 5 ay süren post prodüksiyon süreci gibi büyük cümleler kurarak göz boyuyor.
Siz gerçekten harika senaryolu bir film ortaya çıkaramadığınız sürece bu türde unutulmazlar arasına giremeyeceksiniz. Her şeye rağmen, ‘Musallat’, Türk korku sinemasını ileriye taşımaya çalışıyor. Zaten, yönetmen Alper Mestçi, televizyoncu kimliğiyle, karşımıza birbirinden yenilikçi ve başarılı işler çıkartmış, öncü yeteneklerden. Film, hem kendisinin, hem yapımcı ve başrol oyuncularının ilk sinema filmi olma mazeretini taşıyor. ‘Musallat’ gülünç bir film değil; sadece, bir yandan ortaya çıkan işin niteliği, diğer yandan iyi niyet ve gayret bakımından, bir ‘sinema öğrencisi filmi’ izlenimi veriyor. Filmde ki acelece senaryoyu hızlandırma havasını hissettim keke olmasaydı.
Semum
İlk olarak semum haberi yayınlandığında Türkiye korku sinemasına bir alt tür geliyor dediler. Fakat daha çok az örneği bulunan bu Türkiye korku sineması resmen ortada değildi. Sadece cesur girişimcilerin böyle bir Türk sineması kolu çabalarından ibaretti. Yani aslında hemen bir alt tür geliyor demek şuan gittiğimiz yola bakınca daha 10 yıl alt türün çıkmayacağını düşünüyorum. Yine de yaratık diye bir alt tür olacaksa semum buna girebilecek en güçlü aday fakat aslında semumunda doğaüstü olaylar kategorisinde incelenmesinin doğru olduğunu savunanlardanım. Bilemiyorum aslına Türkler belki de korkutmayı amaçlıyor. Ama maalesef korkutamıyoruz.
Özellikle görsel efektlere ve seslendirmeye yönelince senaryo hataları ve senaryo zayıflığı yüzünden komik sahnelerin ortaya çıkması güzel bir konunun başarısız olmasına sebep oluyor. Öncelikle Karacadağ, ilk filminde olduğu gibi burada da atmosferi öne çıkarıyor. Buna paralel olarak ses ve müzik kullanımında gayet başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Peki bu atmosfer, "Semum"da nasıl bir konuma oturuyor? İlk olarak genç bir karı-kocaya odaklanıyor yönetmen. Çiftin İstanbul'un taşrasında, müstakil bir ev almalarıyla girizgâhı yapıyor. Bu açılış ile birlikte gerilim başlıyor. Bir taraftan Azrail görünümlü bahçıvan, diğer bir taraftan komik bir şekilde kaşı gözü oynayan emlakçı, izleyiciyi tedirgin etmeye çalışıyorlar.
Tabii bu motifler, böyle sürüp giderken Karacadağ atmosfer yaratma niyetinden bir an olsun caymıyor. Ancak filmin 'semum'u, 'iblis'i ya da 'yaratık'ı çıktığı ana kadar sürüyor bu. Bir noktadan sonra ses efektleri ve görsel efektler, yönetmeni filmin içine hapsediyor. Kendini, 'kamera sallama', anlamsız ses efekti yerleştirme, sürekli tekrar yapma gibi basit numaralara bırakıyor Karacadağ. Bu yüzdende resmen güzelim senaryoyu çöpe atıyor. İlk başta kurulan atmosferle yaratılan tipik korku taktikleri olan 'hangi alt türün içindeyiz?' ve 'katil kim?' gibi sorular, film boyunca canlı tutulmaya çalışılıyor. Ancak filmin ilk karesinden itibaren zaten başkarakterin içine şeytan gireceğini biliyoruz. Yani sonradan yamanan bu tüm yan öğeler, özellikle bahçıvan ve komşu karakterlerinin kötü oynanması ve yazılmasıyla da yapay bir dünya yaratılıyor aslında.
Fakat b tipi filmlere yakın bir film ortaya çıkıyor. Özellikle kedinin ezildiği sahnede bahçıvanın berbat oyunculuğu yüzünden salondan kahkahalar yükseliyor. Ciddi bir korku filminin içinde “Öldü. Demek ki 9 canlı değillermiş.” demesine ne gerek vardı? Film Avrupa ve uzak doğu yapımlı korku filmlerine göz kırpıyor ki bu da seyirciye biz Türklerde ancak böyle yandan soldan çalarak film yaparız yorumlarına sebep oluyor. Örnek; Garez, Halka, Juon, Costantine (Özellikle cehennemdeki savaş sahnesi) "Shivers"dan (1975) alınan küvetteki tecavüz sahnesi gibi spesifik göndermeler, en belli başlıları. Yani Karadağ onların şeytanı varsa bizimde semumuz var demeye çalışıyor. Bu arada belirtmeden geçmek istemem. Son sahnedeki cehennem çok mükemmel olmuş. Fakat oyunculuklar hakkında güzel şeyler diyemeyeceğim. Ucuz b tipi filmlerdeki oyuncular kadar amatör oyunculuklar vardı. Özellikle imamın ağlanacak halimize gülünecek oyunculuğunu örnek göstermek isterim. Film, aslında korkunun 'şeytan' ve 'büyü' türleri arasında duran yeni bir alt tür yaratmaya çalışıyor. İnsanlardan önce yaşadığı varsayılan Türk şeytanı 'semum', bu alt türün çıkış noktası olarak mantıklı aslında. Çünkü iyi kodlandığını söyleyebiliriz Türk kültürünün içinde. Hasan karadağ’ın artık kesinlikle sırf ticari amaçlı film yaptığı ortaya çıkıyor. Dur açauım kuranı belki para kazanacak senaryo bulurum dermiş gibi.
Karacadağ'ın filmine eklediği, "D@bbe"de de hissettiğimiz, en dikkat çekici ve rahatsız edici nokta ise dini mesajı. Yönetmen, 'Semum' adlı yaratığı din karşıtı ve ateist bir motif olarak düzenleniyor.İyi seyirler...
Kontes
Sitemde haberini yayınladıktan sonra çoğu kişinin merakla izlemek istediği kontes filmini sonunda izledim. Şunları belirtmek isterim ki böyle güzel bir filmin sadece İstanbul’da 2 salonda gösterilmesi Turizm ve Kültür bakanlığının büyük bir ayıbıdır. Film ‘insanlık tarihinin ilk kadın seri katili’ olarak nam salan Macar kontesi Erzsébet Báthory’nin ‘kan Kırmızısı’yla vaftiz edilmiş hikâyesini anlatıyor. Filmde gerek yönetmen, gerek müzisyen gerek senaryo yazarı ve muhteşem oyuncular şimdiye kadar Erzsébet Báthory anlatan en iyi filme imza atmışlar.
Filmin konusundan biraz daha kapsamlı bahsetmem gerekirse 1560 doğumlu Kontes, 14 yaşında iken nüfuzlu bir Lord ile evlendirilir. Dönemin en güzel, akıllı ve güçlü kadını olarak anılan Kontes, erkeklerin hâkim olduğu ve sadece onların sözünün geçtiği bir dünyaya başkaldıran bir kadın olarak öne çıkar.
Bir davette kendinden oldukça genç olan Istvan’a âşık olur ve tutku dolu bir aşk yaşarlar. Fakat bu mutlulukları uzun sürmeyecektir. Istvan’ın babası Kont Thurzo oğlunu ondan ayırmak için planlar kurmaktadır. Kontesi, yaşı büyük olduğu için oğlu tarafından sevilemeyeceğine inandırır ve Kontes sonunda ancak bakirelerin kanıyla yıkanarak genç kalabileceğine inanmaya başlar. Bir sürü bakire kadın kaleye getiriliyordur ve bir daha da ortaya çıkmıyorlardır.
Erzsébet de giderek daha çok deliriyor ve takıntılı hale geliyordur. Sevdiğinin babası tarafından kurulan politik bir komplonun kurbanı olduğunu fark ettiğinde ise artık çok geçtir.
Efsaneye göre yaklaşık 650 genç kıza işkence yapıp onları öldüren ve genç kalabilmek için kanlarıyla yıkanan Kanlı Kontes olarak da bilinen 16. yüzyıl Macar kontesi Elizabeth Bathory'nin hikâyesi… Tipik biyografi türü bir film olmayıp dağa çok tarihi diye adlandırılan türe yatkın bir gerilim filmi yapmaya çalışmışlar. Tipik biyografi filmlerinde gerçeklik vardır. Fakat Elizabeth’in hikâyesi gerçek olduğuna dair ipuçları olmasına rağmen efsaneyi temel olarak bir film yapılmıştır. Belki de bu yüzden hikâyesi bana güçlü olarak geliyor. Fakat filmdeki her şey bu kadar güzel olduğundan yönetmenin performansını pekte başarılı bulamadım. Şuana kadar bir ödülü olmayan filmin Oscar ödüllerinde kesinlikle En İyi Kadın oyuncu ve en iyi kostüm dalında aday olacaktır. Özellikle en iyi kadın oyuncu demişken Julie Delpy bunu sonuna kadar hak ediyor. Sonuçta başta erkeklerin hâkim olduğu bir dünya da ayakta kalmaya çalışan güçlü kadını başarılı oynarken aşk acısı çeken ve aşkını kaybetmemek için her türlü manyaklığı yapabilecek tehlikeli ve akıl sağlığını yavaş, yavaş kaybeden kadını mükemmel oynamış zaten. Şuana kadar yapılmış çoğu filmde en iyi kadın rolüne aday olacak bir oyunculukta göremedim. En iyi kostüm konusuna gelirsek 16. yüzyılın bütün özellikleri taşıyan elbiseler aynı düşeş filmi kadar ustaca kullanılmış. En iyi film kategorisi için biraz sert bir film olacağından emin değilim.
Tarihsel gerçeklerden yola çıkıp kısmî bir kurmaca duygusu yaratmanın kimi engellerden nasibini alan “Kontes”, iki arada bir derede kalmışlığın tarifi gibi adeta. Julie Delpy’nin bir seri katil filminden ziyade bir kadın filmi çekmeye çalışmasıyla erkekler dünyasını yerle bir etmekten de çekinmeyen yapım, çoğu sinema sitesine göre de feminist bir film bilemiyorum. Kadınlar bu film hakkında neler düşünecekler. Özellikle kadınlara tavsiye edeceğim bir film.
Öte yandan son yıllardan izlediğim en iyi film…
30 Gün Gece
Çizgi roman yazarı Steve Niles'ın yazıp Ben Templesmith'in resimlediği 30 Days of Night sadece korku türünün değil, Kuzey Amerika çizgi romanın da en çılgın işleri arasında kabul ediliyor. Niles ve Templesmith arasındaki uyumun çarpıcılığı kısa sürede kitabın uzun soluklu bir seri doğurmasını sağladı. Başkaları ne der bilinmez ama serinin en şık kitabı da içimizi ürperten ilk kitaptı. 30 Days of Night'ı çarpıcı yapan sadece Alaska'nın 30 gün süren karanlığında zavallı kasaba sakinlerini vampirlerle buluşturan yaratıcı hikayesi değildi. Şüphesiz sabah akşam gönüllerince ortalıkta cirit atan vampirler tasarlamak başlı başına rahatsız edici. Fakat Ben Templesmith'in bu hikaye üzerine kurduğu dünya gerçekten inanılmaz. Sanatçının tasarımları siyahın üzerinde fırtınaya tutulmuş soluk renklerden ve canlı kırmızı ve kirli beyazdan oluşuyor. Şüphesiz karın ve kanın rengi diğerlerine göre çok daha belirgin. Üstelik bu çizimlerde ne insanlar ne de ağızları kanlı vampirler o kadar düzgün çizilmiş. Her şey bir kar fırtınasından veya cereyanda kalmış bir zihinden fırlamış gibi.
Beyazperde uyarlamalarına genellikle sıcak bakmayan çizgi roman dünyası ilginç bir şekilde 30 Gün Gece projesini en başından beri destekledi. Şüphesiz bunda yapımcı Sam Raimi'nin ve iyi bir çıkış yapan yönetmen David Slade'in payı büyük. Yine daha da ilginç bir şekilde gösterime çıktıktan sonra da film çizgi roman dünyasından destek almaya devam etti. Tür sinemasına yakın çevreler de filmin başarılı bir vampir filmi olduğunu yazdılar. Neredeyse başlı başına bir türe dönüşen bir çizgi roman serisinden uyarlanan sinema filminin böyle övgüler toplamasının şaşırtıcı olduğunu belirtmek gerek. 30 Gün Gece, Alaska'nın en ucundaki kasabada yaşayan bir avuç insanın nereden geldiği belli olmayan bir grup vampirin saldırısına uğramasını anlatıyor. 30 gün sürecek olan depresif ayın başlamasına saatler kala kasabada bazı tuhaf cinayetler işlenmeye başlıyor. Filmin sarsıntılı bir ayrılıktan yeni çıkan ana kahramanları kalan sağları bir evin çatı katına saklayarak kasabadan kurtuluşun yollarını aramaya başlıyorlar. Bu küçük ama etkili korku filmini başyapıt olmaktan uzaklaştıran ise filmin kasabalı karakterleri. Şerif ve eski eşi arasındaki sevgi-nefret ilişkisi senaristler tarafından daha fazla özen istiyor. Sığınak bölümlerinde de karakterler arasında en azından 28 Gün/Hafta serisinden alışık olduğumuz bir dramatik çatışma göremiyoruz. Slade'in aksiyon merakı karakterleri kısa sürede önemsizleştiriyor. Ortalama oyunculuklar rahatsız etmiyor ama ortada oyunculuk performansı gerektiren bir senaryo olmadığını da eklemek gerek. İşin dramatik yönü belgesel yönü kadar kuvvetli değil. Nekromantik final ise galiba en çok gülümsetiyor.
Jisatsu saakuru (Suicide Club)
54 gülümseyen liseli genç kız bir metro tünelinde el ele tutuşup gelen trenin önüne atladıktan sonra açıklanamayan bir intihar dalgası Tokyo’yu silip süpürmektedir. Bu kan banyosu, şehir çapında bir intihar dalgasını tetikleyince Dedektif Kuroda ve polis gücünün geri kalanı ne yapacaklarını bilemez vaziyete gelirler. Şifreli bir telefon, polise intiharları henüz meydana gelmeden önce takip ediyor gibi görünen tuhaf bir web sitesiyle ilgili bir ipucu verince, yaşananların gerçekten intihar olup olmadığı sorgulanmaya başlanacaktır..
Japon korku sinemasının yine sert ve izlenmesi zor filmlerden biri, aslında yukarıdaki cümlelerden de ne kadar hastalıklı bir film olduğunu anlaşılabilir. Tokyo’nun en iyi dedektifleri, (Dedektif Kuroda, Murata ve Shibusawa) 54 yeni yetme körpe kızla başlayan bu yeni hastalıklı intihar trendinin neden ve nasıl’ını keşfetmek için göreve soyunurlar. Maceraları onları Tokyo şehrinin içinde birden fazla tuhaf patikaya sokar, ancak kayda değer bir tanesinde, kendisine “Yarasa” ismini takan ve telefonla Dedektifleri arayan gizemli bir kişi bir web sitesinin, intiharları henüz olmadan doğru olarak tahmin ettiği bilgisini verir. Yalnızca çok sayıda insan intihar etmekle kalmaz, her intihardan sonra olay mahalline, içinde birbirine dikilmiş balıklardan geniş bir halka olan beyaz bir kadın çantası bırakılmaktadır.
İntihar kulübünde yönetmenin ve oyuncuların performansları göz dolduran cinsten. Hikâye güzel hele finali bir harika. İçlerindeki şiddet dürtüsü korku filmlerini etkiliyor. Bu durumda şu ahlak ve sansür zabıtalarının savları yine haklı çıkmayacak. Sanatlarında da şiddet var, haberlerinde de. Çünkü geleneklerinde şiddet var. Yukarıda ki cümlelerimi okuyan herkesin izlemesi gereken başyapıtlardan biri.
Baştaki bilgi için ayrıca www.korkusitesi.com sitesine teşekkür ederiz.

















