Güneşi Gördüm miyop olmuş...

Mahsun Kırmızıgül'ün gerek müziksel altyapısı, gerekse dünya gerçeklerine duyarlılığıyla, alanındaki çoğu isimden ayrı bir yerde durduğu aşikâr. Müzik hayatında dert edindiği konular, şarkı sözlerinin toplumla kurduğu bağlar gibi kilit noktaları sinemasının da yapıtaşları haline getirmeye çalışıyor. Yarattığı her karakteri kartonluktan veya işlevsizlikten kurtarıp, altı doldurulmuş ve toplum hayatının içinden karakterler olarak çizmeye çalıştığını görüyoruz. Kendi topraklarımızdaki hikayeleri sunarak duygularımızı sömürmek konusunda da üstüne fakat bu sefer gerçekten çuvalladı. Yönetmen olunmaz yönetmen doğulur desem ne olacak... Oskarda yarışmaya yollanacak, fakat basit bir dili ve başarısız bir sinema filmi kokusu burnunu deliyor insanın. Fragmanda insanları değişik bir havaya sokan sonra boş çıkan filmleri çeken yönetmenlerden nefret ederim. Mahsun bu yönetmenler arasına kendini sokan birisidir. Konu ve film olarak Beyaz Melek filminin çok gerisinde, her şeyden önce konu tek taraflı, klasik bir kürt bakış açısı, adamlar her evde 6 şar çocuk doguruyorlar, ondan sonra gelsin yaşam mücadelesi, bu 6 çocu köyde olsa pislik içinde büyütülüyor, şehirde olsa birbirini öldürür hale geliyor, yani Mahsun denilen arkadaş konuyu irdelerken Kürt halkının neden hep geri kalmış bir toplum oldugunu irdelerse daha iyi olur. Orhan Pamuk gibi türkiye'yi kötüleyerek ödül alacağına güvenmiş olmalılar jüriler. Ya da sinemadan anlamayan insanlar demek doğru olacak...Mahsun Kırmızıgül'e birisinin gerçeği söylemesi gerekiyor. Beyaz Melek'la New York'ta ödül alması da gerçeği değiştirmiyor: filmi beraber çektiği insanlar istediği kadar kendisi için çok güzel öykü anlatıyor desin, bu iddia bu film söz konusu olduğu sürece asla gerçek değil. Beni en çok düşündüren şeylerden birisi Mahsun Kırmızıgül'ün aslında hala arabesk bir yapısının olduğunu görmek oldu. Şık ve güzel görüntülü filmlerle anlatılan öyküler arabesk öykülerin bir kaç kat iyisi olarak görünüyor. Basında medyada haftalarca göklere çıkartıldı kırmızıgül. Maden böyle politik bir film sokmak istiyorsunuz. Mommo var hemde bağımsız 0 bütçe ile çekilmiş bir film güneşi gördüm'ün seçilmesi bağımsız yapımları yapacak yönetmenlerin gözünü korkutmaktan başka birşey değil hani...Bir gişe filminin oraya gitmesini asla kabul etmem.

Durmadan mesaj kaygısına giren filmlerden biri tamam mesaj verebilirsin. Ama bunu insanın gözüne sokarak vermenin anlamı nedir anladım. Bence şarkıcılığa devam et müziklerini dinleyelim fakat filmini asla izlemeyelim. Evet mahsun sana gıcıklığımdan bu yorumu yapıyorum.
Film kalitesi olarak değerlendirmeye almaya dahi gerek olunmayacak bir film. Filmde öyle sahneler varki gidip kendinize kahve alıp gelseniz hiçbir şey kaçırmayacağınız kadar sıkıcı. Dizi filmler kalitesinde tartışacak olsak çoğu dizi film daha başarılı.. Senaryo olarak değerlendirmeye alacak olsak bu konu Türkiye'de işlenmeyi bekleyen en hazır hammadde. Peki Mahsun K. bu hammaddeyi nasıl işlemiş diye bakarsak; eline yüzüne bulaştırmış demeyi isterdim ama maalesef Mahsun K. tam anlamıyla pragmatik bir açıyla konuyu ele alıp tam bir ortayolcu mantığıyla filmi bitirmiş. Ha daha iyi olabilir miydi? Olabilirdi, mahsun çok güzelde başarmamış bu işi. Tamam yani bu filmi izleyen vahil bir "hadi ülkemizde iş yok. Norveçli olalım" mesajını alabilir. Böyle bir riske girmeye gerek yok.İzlediğime izleyeceğime bin pişman oldum desem yalan olmaz. Yani insanların gözünü harika boğuyor bir teröriste şehit demesini anlamayan bir halkımızın olması ne güzel bir durum değil mi? Töbee, töbee... Bu filmlerle sinemamız bir arpa boyu yol alamaz. Suya sabuna dokunmadan terörü destekleyip, sonrada insan hakları savunuculuğuna soyunan avrupa ülkelerini cennetmiş gibi gösterip yerlere göklere sığdıramaması mı, yoksa sehitlerimizle teroristleri aynı kefeye koyması mı , hangisi d
aha rahatsız edici. Bunları tek farkeden ben değilimdir umarım. Film hem estetik hem de dramaturji açısından tam anlamı ile çok zayıf. Neresinden tutup neresinden düzeltsek diye kalakalıyorsunuz. Burada baştan başa bölge sorunlarını yazmak istemiyorum ama bölge sahnelerinin özellikle asker-halk ilişkisinin bu kadar sevecen olamayacağı her halde çok aşikârdır. Bunun gibi birçok tema aslında olduğundan çok daha "mahsun" ve masum gösterilmiş. Mahsun Kırmızıgül'ün tavrı yaşananları yalın bir gerçeklikle anlatmaktan çok öte, aslında tam bir işgüzarlık. Filmde ne şiş yansın ne kebap anlayışı ile işin içinden çıkılmaya çalışılmış. Taraflara çok dokunmadan ve çözüme dair en ufak bir şey önerme cesareti göstermeden bol acılı, bol ajitasyonlu, bol mesaj kaygılı, üstüne üstülük bir anda bir çok konuyu işlemeye çalışıp ama hiç bir yere varamayan bir film yapılmış.Doğu'da yaşayan eşcinsel insanların yaşamları büyük kentlerde yaşayanlarınkinden daha acılı ve daha trajik. Bunu anlattığı için ödül alacağına inanan bir jüri olsa gerek yani sanki sadece içinde eş cinsel temalı filmler ödülleri topluyorlar. Halen buna inanıyorsak daha çok medeniyet lazım bize... Güneşi gördüm anlaşılan güneşi tam göremeyen bir film olmuş. "Güneşi Gördüm köyde başlayan, İstanbul ve Norveç'te devam eden hikayesinde köy hayatını ele alırken herhangi bir TV dizisinde rastlayabileceğimiz bir anlatım tarzı ve içeriği tutturuyor. Kadın-erkek-çocuk ayrımı, terör sorunu gibi konularda kanıksanmış görüşleri tekrarlıyor. Eğer benim gibi mahsun kırmızı gülsü yönetmenleri içinize sindiremiyorsanız. Ve karamsarlıklarla dolu taraflı politik filmlerden haz almıyorsanız kesinlikle tavsiye etmiyorum. Kimse izlemesin, hatta bu filmi yok edin. Güneşi gördüm lütfen güneşi gör miyop... Müzikleri dışında boş bir film vakit kaybı izlemeyin olmaz olsun böyle film. 3 maymun yarışmalı oskarda... Güneşi görsen bile oskarı göremezsin...
Son Veda
(30 Eylül 2009) Filmin Akademi Ödülleri'ndeki başarısı yanısıra daha birçok festivalden de ödülleri var.
Filmin bugüne kadar aldığı ödüllerin listesi:
Akademi Ödülü ® Sahibi – En İyi Yabancı Film
32. Japonya Akademisi ödüllerinde 10 dalda ödül sahibi- En iyi Film, Yönetmen, Erkek Oyuncu, Yardımcı Erkek Oyuncu, Yardımcı Kadın Oyuncu, Senaryo, Görüntü Yönetmenliği, Işıklandırma, Sanat Yönetimi, Ses, Kurgu
32. Montreal World Film Festival- Grand Prix des Amerique Galibi
Altın Horoz Ödülü Sahibi – En İyi Film, Yönetmen, Erkek Oyuncu (Çin Akademi Ödülleri)
28. Hawaii Film Festivali Galibi – İzleyici Ödülü
Melbourne ve Sydney Japon Filmleri Festivali – Kapanış Filmi
20. Geleneksel Palm Springs Uluslararası Film Festivali’nde İzleyici Ödülü sahibi – En İyi Kurgusal Film
Nikkan Sports Film Ödülü Sahibi – En İyi Yönetmen, En İyi Film
Hochi Film Ödülü Sahibi – En İyi Film
Kinema Jumpo Galibi – Yılın 1 numaralı filmi, En İyi Yönetmen, Senaryo, Erkek Oyuncu
51. Mavi Kurdele Ödülleri – En İyi Erkek Oyuncu
Elan d'or Ödülü Sahibi – En İyi Film, En İyi Yapımcı
Mainichi Film Ödülleri – En İyi Japon Filmi, En İyi Ses Kurgusu
Film Japonya ve Denizaşırı ülkelerdeki eleştirmenlerden de olumlu yorumlar aldı!
-- “Film alışılmamış ve eşsiz bir konuyu alıyor ancak zarafet ve mizahla işliyor. Muhteşem bir sanat eseri; bu filmi çektiği için Yojiro Takita’ya büyük hayranlık duyuyorum.”
Mark Rydell ( Juri Başkanı / Montreal Dünya Film Festivali)
-- "Japon kültürünün bu ayrıntılı ayini içerdiğini keşfetmek beni çok şaşırttı…Bu ayin dinin ve sonunda kültürün ötesine geçiyor. Ölümlülüğümüzün ve insan ilişkilerinin kısalığının farkında olan sosyal varlıklar olan bizlerin en temel, evrensel sorunlarına temas ediyor.”
--"’Okuribito (Son Veda)’ izlediğim filmler içinde en iyilerinden biri. Filmlerin en iyi yaptığı şeyi yaparak belli bir insan deneyiminin ve karakterlerle izleyici arasında akan duyguların dünyasına kapı açıyor ve hayatı daha da görkemli kılıyor.”
-- "Bu dünyada yaşayan herkesin böyle bir filmi izlemesi gerek. Sonunda, herkes ölür… ama umarız gönderilişimiz böyle olur.”
-- "Merhaba – Ne zamandır görüşmüyoruz – Hoşça kal – Görüşürüz --- bu film bize günlük yaşamımızdaki bu sözlerin önemini hatırlatıyor… Böyle bir filmi keşfettiğim için çok mutluyum.”
Tabuta koymadan önce ölü bedenlerin törensel hazırlıkları üzerinde çalışan kişinin hikayesinin anlatıldığı filmin başrol oyuncusu Masahiro Motoki ile film üzerine yapılan söyleşi Beyazperde'de!
En vahşi Filmler

www.filmschoolrejects.com sitesinde yayınlanan listeye göre sinema tarihinin en vahşi 10 filmi şöyle sıralandı:
“The Texas Chain Saw Massacre-Teksas Katliamı/1974¨ (Tobe Hooper),
“Hostel-Otel/2006¨ (Eli Roth),
“Haute Tension-Yüksek Tansiyon/2003¨ (Alexandre Aja),
“The Last House on the Left-Soldaki Ev/1972¨ (Wes Craven),
“I Spit on Your Grave-Mezarına Tüküreceğim/1978¨ (Meir Zarchi),
“A Clockwork Orange-Otomatik Portakal/1971¨ (Stanley Kubrick),
“Saw-Testere/2004¨ (James Wan),
“Cannibal Holocaust-Yamyamlar Cehennemi/1980¨ (Ruggero Deodato),
“Two Thousand Maniacs-İki Bin Manyak/1964¨ (Herschell Gordon Lewis) ve
“The Hills Have Eyes-Tepenin Gözleri/2006¨ (Alexandre Aja).
Yönetmen Tobe Hooper’ın ikinci filmi olan 1974 yapımı “Teksas Katliamı”, görsel anlamda vahşi şiddet yüklü bir film. Filmde, beş kurban yamyam bir ailenin eline düşer. Bu film zamanında yasaklanmıştı. Elinde elektrikli testereyle sürekli birilerini kovalayan aile testereyle insanları biçiyor. Eli Roth’un yönettiği yeni tarihli “Hostel-Otel” filminde vahşi işkence sahneleri vardı. Film, Slovakya’da geçiyor. Listede genç Fransız yönetmen iki filmiyle yer alıyor. İlki 2003 yapımı “Yüksek Tansiyon” filmi. Bu film yasaklanmıştı. Dean R. Koontz’un “Intensty” adlı romanından uyarlanan filmin şiddet düzeyi çok sarsıcı.
Aja’nın listedeki diğer filmi “Tepenin Gözleri” filmi. Bu filmde şiddet öyle sert ki, yer yer bu şiddetten dolayı insan perdeye bakmakta zorlanıyor. New Mexico çöllerinde geçen hikayede kanlar neredeyse kameraya yapışıyor Aja’nın filminde. Çağdaş korku sinemasının önemli adlarından Wes Craven’ın ilk filmi olan 1972 yapımı “Soldaki Ev”de, bir grup katil kızları kesip biçiyor filmde. İşkence, tecavüz ve şiddetin her türlüsü bir gece boyunca sürüyor.
Meir Zarchi’nin 1978 yapımı “Mezarına Tüküreceğim” için şiddet sinemasının “kült” filmlerinden deniliyor. Dört adam tarafından alıkonulup tecavüze uğrayan bir kadının, olaydan sonra kaçmayıp tek tek bu adamları öldürmesi üzerine kurulu. Beyazperdede görülebilecek en şiddet yüklü sahneleri içeriyor film. Kadın, bu adamları silahla tek vuruşta öldürmüyor. Çünkü bunu hak etmiyorlar ve intikam soğuk yenen bir yemek. Elbette seyircinin midesi kaldıramıyor filmdeki birçok sahneyi.
Stanley Kubrick’in 1971'de Anthony Burgess’ın romanından uyarladığı “Otomatik Portakal”, şiddeti iki taraflı gösteriyor. Önce birey, sonra devletin şiddeti yansıyor perdeye. Her ikisi de vahşice. Alex, Beethoven’ın “9. Senfonisi”ni dinleyerek şiddet saçıyordu “Otomatik Portakal”da. James Wan’ın yönettiği “Testere”de birbirini tanımayan iki adam, pis bir banyoda zincirlenmiş olarak uyanırlar. Manyak bir adamın kurbanı olduklarını hemen anlarlar çok geçmeden. Ardından şiddet uç noktalara ulaşıyor filmde. “Testere”yle ilk yönetmenlik deneyimini gerçekleştiren Wan, bu filminin sinema tarihinin en iyi korku filmi olduğunu söylüyor.
İtalyan Ruggero Deodato’nun “Yamyamlar Cehennemi” filminde hayvanlar diri diri kesiliyorlar. Bu yüzden film yasaklanmış. Kaplumbağalar canlıyken kabuğu çıkartılıyor ve içi deşiliyor. Tecavüzler, kazığa oturtmalar, insan deşme görüntüleri, çürümüş ölü insan bedenleri vs. Herschell Gordon Lewis’in 1964 yapımı “İki Bin Manyak” da döneminin korkutucu filmlerinden biri olarak değerlendiriliyor.
Coco Chanel
(24 Eylül 2009) Moda duayeni Coco Chanel'in tanınmadan önceki hayatını anlatan film Coco Before Chanel 6 Kasım'da vizyona girecek. Ama onun öncesinde 16 Ekim'de, Coco Chanel & Igor Stravinsky: Büyük Aşk ismiyle Chanel'in üne kavuştuktan sonra ünlü kompozitör Igor Stravinsky ile yaşadığı aşkı anlatan film vizyona girecek.
Jan Kaunen’in yönettiği, Chris Greenhalgh’ın 2002 yılında yazdığı Coco & Igor adlı romanından senaryolaştırılan Coco Chanel & Igor Stravinsky: Büyük Aşk, 2009 Cannes Film Festivali'nin kapanış filmi oldu.
Filmin Konusu: Paris, 1913. Coco Chanel zengin ve yakışıklı Boy Capel'a aşıktır. Rus kompozitör Igor Stravinsky'ın The Rite of Spring'i (bale) sahnelenmek üzeredir. Igor'un ses uyumsuzluğundaki devrimci hareketi Coco'nun radikal fikirleriyle uyum içindedir. Coco kadının modasını demokratikleştirmek istiyordur, Igor'sa müziğin anlamını yeniden tanımlamak istiyordur. The Rite of Sipring'in ilk performansında Coco'nun şık beyaz elbisesi dedikodularla birlikte dikkatleri çekmiştir. Gösteri de müzik ve bale çok modern, çok yabancı olduğu gerekçesiyle eleştirilmiş ve gösteri esnasında tartışmalar yaşanmıştır. Coco bu gösteriden oldukça etkilenmişse de Igor bu eleştirilerin kötü etkisini bir türlü üzerinden atamaz.
1920 yılına gelindiğinde, Coco oldukça başarı kazanmıştır; fakat Boy'un araba kazasında ölmesinden sonra aşk acısı çekiyordur. Igor, Rus İhtilali'nden sonra, Paris'te beş kuruşsuz sürgün hayatı sürüyordur. Coco, Igor'ra Ballet Russes'un (modern bale topluluğu) kurucusu olan Sergey Diaghilev tarafından tanıştırılır.
Coco Igor'u tüberküloz hastası karısı ve dört çocuğuyla evinde kalmaları için davet eder. Bu esnada Coco ve Igor'un gizli ilişkisi başlar. Aralarındaki yakınlık yaptıkları iş üzerinde de etkili oluyordur. Igor yeni ve daha liberal müziği üzerine çalışırken, Coco parfümcüsü Ernest Beaux ile ünlü parfüm Chanel No.5 üzerine çalışıyordur...
Oscar kazanırsa siteyi kapatırım
(24 Eylül 2009) 2010 yılı için The Academy of Motion Picture Arts and Sciences'ın 96 ülkeden Oscar Ödülleri'nde En İyi Yabancı Film seçilebilecek filmlerinin listesi için davette bulunduğunda ülkemizden 13 film belirlenmişti.
Bu liste; Gökten Üç Elma Düştü (Raşit Çelikezer), Güneşi Gördüm (Mahsun Kırmızıgül), Güz Sancısı (Tomris Giritlioğlu), Hadigari Cumhur (Harun Özakıncı), Issız Adam (Çağan Irmak), Karanlıktakiler (Çağan Irmak), Kıskanmak (Zeki Demirkubuz), Mommo Kız Kardeşim (Atalay Taşdiken), Nokta (Derviş Zaim), Pandora’nın Kutusu (Yeşim Ustaoğlu), Sonbahar (Özcan Alper), Usta (Bahadır Karataş) ve 11’e 10 Kala (Pelin Esmer) filmlerinden oluştu.
Bu filmler arasından Oscar aday adaylığına, Mahsun Kırmızıgül'ün Güneşi Gördüm filmi seçildi! İlk filmi Beyaz Melek ile gişe rekorları kıran Kırmızıgül'ün ikinci filmi Güneşi Gördüm, ülkemizde tartışmalara sebep olurken filmin Oscar Ödülleri'nde hangi aşamaya kadar yarışacağı merak konusu.
Güneşi Gördüm'ün Konusu: Mahsun Kırmızıgül’ün ikinci yönetmenlik denemesi Güneşi Gördüm, kalabalık bir ailenin filmi. Askerin emriyle köylerini boşaltan ve bir kısmı İstanbul’da şansını denerken diğerleri de umudu Norveç’e kaçmakta arayan bir aile bu.
Beş kız çocuğun ardından istediği oğla sahip olan Ramo, bir oğlu askere giderken diğeri dağa çıkmış Davut, sert mizaçlı Mamo ve onun kendini hep kız gibi hissetmiş erkek kardeşi Kadri filmin merkezinde yer alıyorlar.
Yine çok fazla öykü anlatıyor Kırmızıgül bize. Ama bu kez eklektik durmuyor öyküleri; hepsi bir çatı altında, aynı tema etrafında toplanıyor.
Şerefsiz Piçler ya da en iyisi sen bana Soysuzlar Çetesi de...

Tarantino sinemanın dahi ve hastalıklı yönetmenlerinde fakat hasta olsa bile kesinlikle tedavi edilmemeli. Bütün filmlerini ayrı bir keyifle izlemişimdir. Fakat en çok sevdiklerim ilk göz bebeği rezervatuar köpekleri ile ucuz romandır. Fakat ben soysuzlar çetesin'de ayrı bir tad buldum. Bunun en büyük iki nedeni Tarantino'nun sıkıcı bir 2.dünya savaşı değilde eğlenceli bir 2.dünya savaşı filmi yapmasıydı. Diğer nedenim ise christoph waltz'ın müthiş oyunculuk performansıydı. Sinir edici fakat başarılı diyaloglar tarantino'nun aksiyon ve kan dozunu dengelediği tipik olayların hepsi bu filmde son derece ustacaydı. Sahneler ve müzikler tek kelime süper. Evet çoğu dediği kişilerin dediği gibi diyaloglar daha kısa tutulabilirmiş fakat sıkmadığı için bir sorun teşkil etmemekte...Bir Tarantino filmini izlediğinizin tamamen bilincinde oluyorsunuz film boyunca.Diyaloglar,çekimler hepsi buna işaret ediyor ve tabiki müziklerde öyle... Her filminde olduğu gibi müzik seçimleri harika. Şiddeti yine büyüklerin bu seferde savaşta eğlenmek için kullandığı bir öğe olarak yediriyor filme.Bolca kanlı sahneye rağmen rahatsız edici bir durum olarak göze çarpmıyor. Film kendine has Tarantino mizahınıda içinde barındıyor yine ve dalmadık su bırakmıyor.Göndermelerden birçok şey nasibini alıyor. Tarantino çok çabalayarak sinemada kendi dilini oluşturan sınırlı yönetmenlerden biri ve bu yönünü seviyorum. Bu film bir tarantino sanatı.

Başta filmin ismini olmasını planladığı "Bir zamanlar nazi işgalindeki Fransa'da"YI 1. bölümün ismi yaparak ve gerek müzikleriyle westernlere gönderme yapıyor. Filmdeki mizahta çok iyiydi. Filmin bildiğimiz nazi katliamı filmleriyle alakası yok ama, bu filmlerdeki "ha şimdi anladı, aman anlıyor mu, bu sefer anladı" duygusunu çok iyi geliştirmiş Tarantino. Takashi Miike gibi şiddetti insanın gözüne sokmaya çalışan bir yönetmen olarak algılanıyor. Ama tarantino yaptığı bu işi seviyor. Çoğu sahnedende anladığınız üzere eğlenerek çekiyor yapımlarının her birini. Tarihi bir konuda müzikleri kullanarak şiddet kullanımında elini ayarına dikkat ederek ve kendine has mizahınıda bu işe bulaştıran bir dahi. Derinlemesine oluşturulmuş karakterlerin uzun uzadıya analizlerinin yapılmasına olanak veren bir senaryo sonucunda onları en iyi yansıtacak aktörleri ve aktristleri de başarıyla seçmiş. Şöyle birşey düşünün mizah kullanımında o kadar zekiki bir çocuğun kafasını parçalatma sahnesinde bile sizi güldürüyor gibi. Ayrıca Eli Roth gibi kendi ellerinde yetişen yönetmenler ve usta yönetmenlerin de oyuncu olarak destekleri filmin çıtasının bir hayli yükselmesini sağlamış. Zaten belli ki tarantino bu konuda baya çalışmış emek vermiş. İkinci sınıf westernlerden kolaj olan bu yeni filmin çekim aşamasındayken kullanılan adı “Bastardi Senza Gloria”. “Inglorious Bastards” da bu ismin İngilizce'si oluyor. Türkçe’si de “Şerefsiz Piçler” gibi bir şey çıkıyor ki bu tam Tarantinoluk bir isim. Tabi biz “Soysuzlar Çetesi” demeye devam edelim. Fakat şerefsiz piçler adını ben daha çok sevdim. Amerika’nın Fransa köyünde! süper bir western havasında başlıyor film. İçiçe iki hikaye var. Biri Albay Hans Landa (muhteşem oyunculuğuya Christoph Waltz) önderiliğinde ailesi katledilen Shoshanna Drefyus adındaki yahudi kızın intikam hikayesi.. Diğeri ise boğazında yara izi olan (linç edilmekten kurtulmuş) Amerikalı teğmen Aldo Raine’nin(Brad Pitt) liderliğinde Nazi avlamaya gelmiş yahudilerden oluşan bir tim.Tarantino’nun rottentomatoes.com’a verdiği röportajında dediği gibi. “Daha çok ‘Ucuz Roman’a benzer bir tarzı var. Farklı hikayeleri olan karakterlerin yolları kesişiyor ve bir yöne doğru gidiyor. Hikayeler daha çeşitli fakat hepsi aslında tek bir hikayeyi anlatıyor., çünkü filme sürekli yeni karakterler dahil oluyor ve devam ediyor.” Film hiçbir yerde akışını bozmuyor sıkıyor. Ya da izleyeni kendinden kopartmıyor.
Tam Tarantinoluk diyelim, hayranları anlayacaktır. Suikast yapacakları gala gecesini planlayan Alman aktrist’in bodrum katındaki bir barda buluşmaları, daha sonra tamamen bara takılan Alman aslerleri ile ilgili bir yöne gidiyor.. (Rezervuar Köpekleri’ne benzetilen sahne) Anlayacağınız üzere Tarantinı bütün filmlerindeki deneyimleri bu filme katarak birşeyler yapmaya çalışmış bu yönünde bu filmi tarantino'nun değişik filmlerinden hangisi severseniz sevin bunu da seveceksiniz. Tarantinosever olarak biraz torpilli bir puan verdiğimi de söylemeliyim.Belki Tarantino'nun en yavaş filmlerinden filmi fakat en iyi 3.filmi olduğunu size söylemem gerek. İstediğin kadar beklentilerinizi yüksek tutun yılın en iyi filmi olmasa bile yılın en çok eğlendiren filmi olabilir. Zincirleme hızlı tempolu bir Quentin Tarantino filmi gibidir. Konusu 2. Dünya Savaşında geçer ama 2. Dünya Savaşı filmi değildir. Bir Tarantino filminden bekleyebileceğiniz hız, heyecan, gerilim ve şiddet unsurlarının hepsini içerir. Ancak bunların yanısıra daha önce hiç görmediğimiz bir ana teması vardır. Son zamanların en iyi filmlerinden biri. İyi seyirler...
Öldüren Kelimeler

Şimdi zombi filmi az incelediğimi fark ettim. Bu yüzden yeni vizyona giren İstanbul film festivalinde Gece yarısı çılgınlığında izlediğim Öldüren Kelimeler filmini incelemek istedim. Son derece başarılı bir film ile karşı karşıyayız. Konusu itibarıyla The Signal (Tv yayınından yayılan sinyalle insanların şiddet dürtüsünün tavan yapması ve milletin birbirini öldürmeye başlaması gibi konuya sahip düşük bütçeli bir yapımdı) ve aslen Stephen King'in The Cell (Eli Roth tarafından sinemaya uyarlanacağı rivayeti mevcut) romanını (konu kısaca telefondan yayılan bir virüs'ün insanların zihnini etkileyerek saldırgan, temel dürtüleri ile hareket eden ve düşünceden yoksun zombiler haline getirmesi) çağrıştırıyor. Pontypool orjinal adındaki filmden aslında pek birşey beklemiyordum. Zaten festival filmi olduğu çin çoğu kişinin beğenmeyerek yaklaştığını biliyoruz. Fakat Kanlı Kontes gibi sevdiğim festival filmlerinden biri oldu. Belki hakkı olan gişe başarısını göremeyeceğiz. Konusu birr kaç filmde değinilmiş fakat adı ve konusu ilginç olduğu için gidip izlemenin gerektiğini düşündüm iyiki de böyle düşünmüşüm. Konusuna değinilmek gerekirse; Radyocu Grant Mazy, bir kez daha büyük şehir radyolarından kovulmuş ve Pontypool kasabasının tek kilisesinin bodrumundan yayın yapan CLSY Radyo’da sabah programı yapmaya başlamıştır. Yoğun kar fırtınası sebebiyle okul otobüsünün iptal edilmesiyle başlayan her zamanki sıkıcı Pontypool günlerinden biri, birdenbire kâbusa dönüşüverir. İnsanların acayip cümleler kurarak korkunç şiddet olaylarına giriştiği yönünde bir yığın tuhaf söylenti yayılmaya başlamıştır. Ancak olan bitenle ilgili hiçbir resmi haber yoktur. Acaba bütün bunlar gerçek midir?
Çok geçmeden kendilerini radyo istasyonunda bir tür tuzağın içinde bulan Grant ve küçük CLSY ekibi, kasabayı hükmü altına alan bu cinnetin İngilizceye yayılmış bir virüsten kaynaklandığını kavrarlar.Kurtarılma ümidiyle yayını sürdürürken aslında acaba radyo dalgalarıyla virüsün bütün dünyayı ele geçirmesine yardım mı etmektedirler?

Değişik bir zombi filmi fakat zombi filmi olarak adlandırılsada tam bir zombi filmi değil, 28 gün sonra gibi... Çoğunlukla bizim vatandaşlarımızdan olumsuz yorumlar almış. Düşük bir bütçe ile az kişiyle çekildiğinden bahsetmiş, unutulmamalı ki bir film yüksek bütçe veya çok oyuncu ile güzel çekilmez. Siz Mumya 3 gibi yüksek bir film çekersiniz fakat başarısız olur. Bir filmin bütçesinin azlığı ve oyuncunun kadrosunun sayısı ile eleştirmek doğru değildir. Diğer kötü eleştiriler ise filmden pek birşey anlamadıkları konusunda, peki neden anlamıyoruz? Sen hayatında ne kadar kitap okudun ilk önce böyle yorum yapan bir kişiye bu cevabı vermek gerek diye düşünüyorum. Bunun dışında filmin bir devamının geleceği de kesin... Sanatsal bir eleştiri. Çoğu zombi filmlerinde olmayan birşey... diğer bir yorum ki bu zombili ve kanlı filmleri görmek istemiyorum daha mantıklı korku filmi arıyorum. Allah aşkına korku filminde mantık aranır mı? Nasıl bir toplum olmaya gidiyoruz anlamıyorum ki. Korku filmi denilen şeylerde mantık aramayacaksın. mantıklı film arıyorsan dram veya romantik türlerinde film yap. O kadar saçma yorumlar yapıyorlar ve sanki korkunun alt türlerine hakim gibi duruş sergiliyorlar. Burdan onlara gelsinler msnede birlikte tartışalım. Hoydi Meydan... Yani Imbd 7.0 alan bir film türk sinema sitelerinde 3.0 lara düşmesini anlamıyorum. Türk toplumu olarak kültür açısında diğer dünya ülkelerini yakalamak için daha çok uğraşmamız lazım. Mantık arayacakları son filmlerden olmalı zombi filmleri.Bu tip film ler bitsinmi istiyorsun kendi hayatında bitirip izlemeyebilirsin.Film güzel olur yada olmaz o ayrı konuda eleştirmeyi bilmemek bambaşka bi konu.Zaten sevmiceniz filmleri izleyip niye sevebilecek insanları yanlış yönlendiriyosunuz bari susunda herkez ön yargısız izleyebilsin...Bu gibi yorumları seviyorum ama... Tavsiyem bol, bol kitap oku ey türk halkı...

















