17:05
Gönderen
dexter_fernando

Geçtiğimiz yıllarda Dabbe filmiyle Türk Sinemasında gerilim denemesiyle dikkatleri üzerine çeken yönetmen Hasan Karacadağ, filmin 2 ncisinin çalışmalarını süratle sürdürüyor.
Seyirciyle buluşacağı tarih 25 Aralık 2009 olarak belirlenen Dabbe II de birincisindeki başarıyı yakalayıp yakalayamayacağı merak konusu.
İlgilisinin merakla beklediği filmin oyuncu kadrosunda ise, Sefa Zengin, Sefa Zengin, Deniz Olgaç, İncinur Daşdemir, Leyla Göksun ve Muharrem Dalfidan yer alıyor.
Değerli online sinema dergisi
SinemalifeKaynak:
Sinemarket
16:39
Gönderen
dexter_fernando

Testere serisini artık tanımayan kalmadığını düşünüyorum. Peki soracaksınız o kadar çok film inceledin fakat testere bunların arasında yoktu. Peki testere'yi neden sevdiniz? İlk filminden bahsetmek gerekirse son derece zeki ve ilgi çekici tuzakları vardı. Filmin sonu çok güzel bağlanmıştı. Bu da Seven türü filmleri seven sinema seyircisini doyurdu. Birde oluk, oluk kan görmek isteyen gore hayranlarını doyurdu diyebilirim çünkü ilk sahnesinden son sahnesine kadar kan akmaya devam ediyordu. Sonrası film çok kazandırınca senaristler hiç düşünmeden ve pek çalışmadan ikinci bir filmi yazdılar. İnsanlar yine izlediler. Çünkü senaristler insanların daha çok kan görmek istediklerini düşündüler. Fakat insanlar keskin bir gerilim bekliyorlardı. Fakat testere serisi altın yumurtlayan bir tavuk olduğnu kabul etmek lazım. Ama yapımcılar birden karnını kesmeye çalışıyorlar. Filmin konusuna gelirsek basit bir konu sonradan zekileşen senaryo, müthiş kurgu ve harika olay görgüsü ;
İki adam bir yeraltı tuvaletinde uyanırlar. Genişçe mekanın iki ayrı ucundaki borulara ayak bileklerinden zincirlenmişlerdir. Oraya nasıl ya da neden geldiklerini bilmemektedirler. Üstüne üstlük odanın tam ortasında ölü bir adam yatmaktadır. Kendilerine verilen ipuçlarına göre, biri diğerini akşam saat altıya kadar öldürmezse ikisi de ölecektir. Biri orta yaşlı bir cerrah, diğeri ise genç bir fotoğrafçı olan bu iki adam, içinde bulundukları durumdan bir çıkış yolu ararken, nasıl bir oyunun içinde olduklarını da çözmeye başlayacaklardır.
James Wan ve
Leigh Whannell adlı genç sinemacıların ilk filmi bu. İçinde büyük bir iddia barındırmış olmasa ilk film için tatminkâr bir çalışma deyip geçebiliriz. Fakat bu ikili oldukça iddialı.
Wan,
Argento ve
Lynch’ten ilham aldığını söylüyor.
Whannell, sadece senaryo ile yetinmemiş, filmin başrollerinden birisini üstlenmiş. İçinde zekâ parıltıları (!) olan bir takım ufak oyunlar tasarlanmış ve seyirciyle oynanmaya başlanmış.
David Fincher’ın stil filmi
“Yedi”ye (
“Seven”) öykünen bir senaryo var ortada işin aslı. Daha doğrusu filmi
“Yedi”ye benzeten, Amerikalı film eleştirmenleri. Üstüne üstlük felsefeci bir seri katili var filmin. Adam, seyirciye derin ahlâk dersleri vermekle meşgul. Hayatının önemini kavrayabiliyor musunuz? Yaşamak için ne kadar kan dökebilirsiniz. Bu repliklerle ünlü olan Jigsaw karakteri kesinlikle sinema dünyasının unutulmayacak bir karakteri sinemanın hastalıklı kötü adamlarından biri. Küp filmi taraftarı olarak diyebilirim ki testere serisi zeki olmaktan çok kurnaz olmayı başarmış serilerden biri. Bol kanlı sahneler, bir sürü saçma ayrıntı sosu ve iyi kurguyla harmanlanıp sürpriz son ihmal edilmezse, yönetmen oldukça ‘zeki’ kabul ediliyor günümüz sinemasında. Bu filmdeki ayak kesim sahnesi, Japon
Takashi Miike’nini
“Ölüm Provası”ndaki (
“Audition”) gibi gerçek değil ama. Adam orada delikanlı gibi garç gurç kesiyor ayağını ve biz bu kesilmiş bacağı görüyoruz. Malesef kan revan sahneleri için bu filmi seven sinema seyirciside biz bu filmi zekice olduğu için sevdik diyor. Fakat diyorum bu filmi gerçekten sevenlerin çoğunun açıklaması 10 satırı geçemiyor. Ben kötüde demiyorum iyi de
Ne çizdiği seri katil portresi ne de vermeye çalıştığı ahlaki mesajla, sıkça karşılaştırıldığı anlaşılan Yedi (Seven) düzeyinde bir iş hiç olmasa da, Testere eğlenceli bir bulmaca ve şaşırtıcı finaliyle akılda kalıcı normal bir korku filmi abartılacak hiçbir şeyi yok. Türün meraklıları ve sinemaseverler filmi izleyecekler ve değerlendirecekler. Yazımı okuyup, hadi canım sende diyenler çıkacak muhtemelen. Ama zaten eleştiri de bunun için yapılıyor. Yok ben akıl erdiremedim, insan kendi ayağını ince ve kör bir testereyle kısa zamanda nasıl kesebilir acaba? Ölüm Provasında çabuk kesilebiliyor. İsterseniz deneyebilirsiniz tel kemiği ve eti dağa kolay keser.

Bunlarda filmin bilinmeyenleri...
- MPAA filmin ratingini, genel atmosferinden dolayı NC-17 olarak belirledi, fakat daha sonra yönetmen James Wan filmin R rating alabilmesini sağlamak amacıyla bazı bölümleri çıkarmak zorunda kaldı..
- Wan ve Whannell’in Hollywood prodüktörlerine sunduğu demo DVD’deki ayı tuzağı, ikilinin endüstri tasarımcısı arkadaşları tarafından yapıldı. Bu kişi, tuzağın paslanmasını sağlamak için mekanizmayı tuzlu suya koyarak kendi evinin çatısında bir hafta bekletti. Demo kayıtlarında oynayan Whannell, bu tuzağı tamamen paslı halde ağzına soktu. Ancak filmde Amanda’nın yakalandığı tuzağa boya ile paslı görünüm verildi.
- Saw / Testere filminin çekimleri 18 gün sürdü.
- Ana çekimler depodan bozma bir mekanda gerçekleştirildi. Banyo seti sıfırdan inşa edilirken diğer mekanlar mevcut halleriyle yeniden dekore edildi.
- Film, Toronto Film Festivalinin kapanış filmi olarak gösterildi.
- Film başlangıçta doğrudan video amaçlı çekildi, ancak gelen olumlu eleştiriler üzerine prömiyer gösterime hak kazandı.
- Yönetmen büyük bir kumar oynayarak her hangi bir ücret almadı, sadece kardan yüzde istedi.
- Filmde İtalyan korku sinemasının ünlü yönetmenlerinden Dario Argento’nun Profondo Rosso / Derin Kırmızı filmine çok sayıda gönderme yapılmıştır. Kendisi görünmeyen katilin siyah eldivenleri Argento’nun neredeyse tüm filmlerinde kullandığı ve artık onun simgesi haline gelmiş unsurlardır.
- Filmin R rating değeri verilen versiyonunda, yönetmen James Wan ve senaryo yazarı / oyuncu Leigh Whannell tarafından bazı sahneler çıkarılmıştır; bunlar arasında Amanda’nın bağırsakları deştiği ve şişman adamın dikenli telden kurtulmaya çabaladığı sahneler ile bazı adli sahneler yer alır. Renk üzerinde düzenleme yapılmış, hatta MPAA filmin Sundance’daki gösteriminde müziğin tonundan rahatsızlık duyduğu için filmin müziği de değiştirilmiştir.
- James Wan ve Leigh Whannell senaryoyu yazarak menajerlerine gönderir. Daha sonra menajer senaryoyu Los Angeles’daki bir ajansa gönderir. Ajans senaryoyu okuduktan sonra Wan ve Whannell’i görüşmeye çağırır ve kendilerini senaryodan kısa film şeklinde bir sahne çekmeleri için teşvik eder ve stüdyoda işe başlanır.

13:15
Gönderen
dexter_fernando

İzleyeni son derece rahatız ederek politik,ayrımcılık, toplumsal şiddet, kişiler arasındaki iletişimsizliği, dönemin önemli olaylarını, yabancılaşmayı, duygusal buzlaşmayı, aile yaşantısının sıkıcılığını ve yozlaşmayı çarpıcı diller ile anlattığı filmlerinden biri de kesinlikle Ölümcül Oyunlar’ dır. Şu sinema dünyasında filmlerini zorlukla izlediğim, sinirden parmaklarımdaki tırnakların hepsini yediğim(çok yanlış bir davranış) tek yönetmen Michael Haneke’dir. Benny’ nin Videosu filminden sonra Michael Haneke’ den böyle bir film geleceğini zaten biliyordum.
Ne kadar yerinde olacak bilmiyorum ama bu film için şöyle bir örnek verirler. Bir baba oğlunu sigara içerken yakalar ve onu bir odaya kapatıp önüne 10 paket sigara atarak bunları bitirmeden odadan çıkamayacağını söyler. Babasının teorisi ise kısa sürede aşırı oranda sigara içmek zorunda kalan çocuk, abartı sigara tüketimi yüzünden hasta olacaktır. Bu sayede hayatı boyunca ne zaman sigara görse iğrenecektir ve bir daha içmek istemeyeceğidir. İşte Ölümcül Oyunlar’ da böyle bir deneyim. Filmin asıl amacı sinemada ve televizyonda gösterilen kurgusal şiddete alışmış izleyiciye gerçek şiddettin çirkinliği göstermek olsa gerek. Filmin basit kurgusu burjuva bir aileyi esir alan iki psikopatın, gece boyunca aileyi türlü işkenceden geçirmeleri etrafında dönüyor.

Fakat bu sefer anlatım, kurbanlar yerine katillerin tarafını tutuyor. Açıkçası bir süre sonra katillerin elinde olan kumanda ile ne olursa olsun katillerin galip geleceğini biliyoruz. Sonuçta seyirci normalde 2. yarıda kurbanların kurtulacağını bekliyor fakat Michael Haneke maalesef her zaman iyilerin kazandığı sonlardan sıkıldığını açıkçası bizim gözlerimizin önüne seriyor. Her ne kadar yaratılış sebebini anlasam da, dişe diş, göze göz tarzı yaklaşımın ilgi çekici ve hatta doğru olduğunu düşünmüyorum. Hatta Haneke’nin kalabalık bir partide bağıra, bağıra tezini kanıtlamaya uğraşan bir sarhoşu hatırlatan gösterişçi ve didaktik tarzının yer, yer rahatsız edici olduğunu itiraf etmeliyim. Fakat film acaba gerçekten bize gerçek şiddettin kötü yanını mı göstermeye çalışıyor. Yoksa amacı sadece bu olayları bizim yarattığımızı son derece etkileyici bir şekilde anlatmak mı? Ama şundan eminim ki Michael Haneke bizleri eğlendirmekten çok sarsmayı hedefliyor olmalı ki çoğu filminin galasında “Size huzursuz seyirler dilerim” sözlerinle filmlerini izletmeye başlıyor. Toplumumuzun ne durumlara düştüğünü ve insanlığın ne hale geldiği anlatan filmleri çoğu kişiye anlaması zor olarak geliyor. Michael Haneke’ nin filmleri çoğu kişiye de basit geliyor aslında tam tersi olmalı. Çünkü bir ev mekânı ve birkaç kişiyle film çekiyor olsa bile bazı sinema izleyicisi son derece etkiliyorsa ve anlamasını zorlaştırıyor, derin anlamlar yüklüyorsa o filmler kesinlikle basit değildir. Ve Michael Haneke anlaşılması zor yönetmenlerden değildir. Sadece kullandığı kavramların işimize gelmemesi ve gerçeklerden kaçmamız bu filmleri anlaması zor hallere getiriyor o kadar. Filmlerinin hepsinden kanın akmasına sebep olan öğelerin başında biz olduğumuzdan bahsederek aslında hepimizin “kötü” karakterler ile iş birliğinde olduğumuzdan bahsederek şiddetle yatıp, şiddetle kalkan bizlere ulaşma çabasına giriyor.

Yeni çevrimini yapmasının da tek nedeni ilk yapımın sansür gibi olaylar yüzünden istediği kitleye ulaşamamasıdır. Yoksa Michael Haneke yaptığı filmlerinde asla ticari kazanç için olmadığını söylemek isterim. Keyifli ve rahat başlayan filmin müzik kullanımındaki profesyonel değişim ile nerelere gelebileceği hemen tahmin ediyoruz. Bundan sonra belki olacakları tahmin ederek filmden sıkılanlar olabilir. Fakat kesinlikle aklınızda beliren senaryonun ters köşeye yattığını görünce yönetmenin bu konuda ne kadar usta olduğunu anlayabilirsiniz. Facia, son derece kibar ve terbiyeli bir konuşma diline sahip olan gencin kapıyı çalıp yumurta istemesi ile başlar. Bundan sonra fiziksel şiddetten çok ruhsal şiddettin bütün sinirlerimizi yerle bir edecek azap gibi bir film bizi bekliyor olacak. Yavaş, yavaş eski performansında düşüş gördüğüm Michael Haneke maalesef beni haksız çıkartmayı başardı. Burjuva sistemine yaptığı saldırıları yüzünden birçok tepki alsa da Michael Haneke katillerin bakışlarıyla bizimle iletişime geçerek “Aslında şiddetin sokaklarımızdan evlerimizin içine kadar girdiğini” anlatıyor. Katillerin bakışlarını kelimesi geçmişken oyuncuların performansların göz doldurduğundan bahsetmek istiyorum.
Özellikle de Susanne Lothar aralarından en iyisi sanki gerçekten işkence görmüş gibi bize o dehşet olayları aktarıyor. Perdenin arkasında kalmayan düşünceler, oyunculuklar ile dolup taşan filmin özelliklede kayık sahnesinde katillerin konuşmaları son derece zeki, gelirleri ve kültürlü olduklarını söylüyorlar. Evden eve taşınan tehlikenin farkına varacağınız bir yapım diye düşünüyor ve yazımı Michael Haneke ile bitirmek istiyorum.
21:33
Gönderen
dexter_fernando

İki kardeş savaşa gitmeden önceki son haftasonlarını geçirmek üzere kız arkadaşlarıyla birlikte plan yaparlar. Aynı zamanlarda Texsas'ın küçük bir kasabasında tek geçim kaynağı olan bir mezbaha çevreyi rahatsız ettiği için kapatılmak üzeredir.Bu mezbahada çalışanlardan biriside akli dengesi bozuk, psikopat Thomas Hewitt'dir (Leatherface). Hewitt'in ustabaşını öldürdüğü sıralarda bu iki kardeş ve kız arkadaşları ıssız otoyolda bir kaza yaparlar.Çok geçmeden kaza yerine gelen şerifin gerçek şerif olmadığını, gerçek şerifinse Leatherface tarafından öldürüldüğünü anlayacaklardır. Burası ıssız bir kasabadır ve ortada olanları fark edecek kimseler yoktur. Şimdi gençler öldürme yeteneğini geliştirmek üzere eğitilen Leatherface, kız kardeşi ve bunak amcaları Monty ile başbaşa kalmışlardır.
2003 yılının başarılı tekrar yapımı “The Texas Chainsaw Massacre/Teksas Katliamı” geri dönüyor ve hikayenin öncesini konu alan bu yeni filmde Hewitt klanını ve aile boyu eğlenceden anladıkları psikopatça yaklaşımı irdeliyor. İzleyiciler ilk kez, belki de tüm zamanların en efsanevi korku karakteri olan Leatherface’in kökenini öğrenme fırsatını elde edecekler. Çoğu kişi olarak Slasher türünün atası olarak sayılsada katıksız bir korku filmidir. İlk çekilen filmlerin eline su dökemese de onlar kadar başarılı bir film. Eski filmleri son derece sertti izlemekte zorlanırdık. İlk çevrimi sinema salonundaki insanları kaçırtmıştır demem filmin korkutuculuğunu anlatır. Fakat bu kadar iyi değil. Texas Katliamı, 13. Cuma ve Halloween; bunlar benim için bu alanda bir başyapıtlar, ancak Texas Chainsaw Massacre’ın bir ayrı yeri vardır benim için, zira o bu alanda bir ilktir, bütün şimdiye kadar izlediğimiz ve/veya izleceğimiz bu tarz filmlerin babasıdır. Düşünün, Kuzuların Sessizliğinde kullanılan maske bu filmden esinlenilmiştir, keza Halloween’deki ve 13. Cuma’daki kullanılan maskeler ve öldürme biçimleri de keza öyle olmuştur. Bu filmdeki en önemli unsur ise filmde geçen hikâye gerçek ve yaşanmış bir olaydır, yani tabiri caizse Amerikan gazetelerindeki 3. sayfa malzemesi, yani diğer teen-slahser’larda olduğu gibi uydurma bir hikâye ve senaryo söz konusu değildir, onun için farklıdır. Benim için müthiş bir geceydi resmen. Gerçek hikaye demişken Ed Gein adlı katilin gerçek hikayesinden esinlenilmiştir.
Yeni nesille yepyeni bir dehşet gösterisi olarak kabul edeceğimiz film aklımızdaki çoğu soruyu cevaplıyor. Oyunculuklar yine etkiliyeci, has korku türünü başlatan filmi bilinmeyenleri öğrenmek isteyenler için başarılı bir film olabilir. Bunun dışında sadece dehşet gösterisi olarak sinemada yerini alacaktır. Fakat bir kaç sorun var geçiş sahneleri çok basit ve diyaloglar havada kalıyor.
17:47
Gönderen
dexter_fernando
Tüm zamanların 'en iyi savaş filmleri' listesi sıralandı. 3 bin kişinin katıldığı ankette Steven Spielberg'in 'Saving Private Ryan' (Er Ryan'ı Kurtarmak) filmi birinciliğini ilan etti.
Sinema sitesi Lovefilm, Quentin Tarantino'nun henüz vizyona giren filmi (Bu cuma Türkiye'de de giriyor.) 'Inglourious Bastards' (Soysuzlar Çetesi) filminden yola çıkarak tüm zamanların en iyi savaş filmlerini belirlemek için bir anket düzenledi.
3 bin kişinin katıldığı ankette Steven Spielberg'in yönetmen koltuğunda olduğu, Tom Hanks ve Matt Damon'ın başrollerde yer aldığı 1998 yapımı 'Saving Private Ryan' (Er Ryan'ı Kurtarmak) %21 oyla birinci oldu.
Listede ikinci sırada Steve McQueen'in oynadığı 'The Great Escape' (Büyük Kaçış) filmi göze çarpıyor. Üçüncü sırada yine sinemanın dahi çocuğu Spielberg'in bir başka savaş filmi var: 'Schindler's List' (Schindler'in Listesi)
Francis Ford Coppola'nın başyapıtlarından 'Apocalypse Now' bir Vietnam filmi. Conrad'ın 'Heart of Darkness' romanından sinemaya uyarlanan film, dördüncü sıraya oturuyor.
Vietnam Savaşı'nda ilham alan bir başka film de beşinci sırada, Stanley Kubrick'e ait: 'Full Metal Jacket'.
TÜM ZAMANLARIN EN İYİ SAVAŞ FİLMLERİ TOP 10:
Filmin Adı: Filmin Yapım Yılı: OY ORANI:
1. Saving Private Ryan (1998) 21%
2. The Great Escape (1963) 11%
3. Schindler's List (1993) 10%
4. Apocalypse Now (1979) 9%
5. Full Metal Jacket (1987) 7%
6. Platoon (1986) 6%
7. Braveheart (1995) 5%
8. Black Hawk Down (2001) 4%
9. Das Boot (2006) 2%
10. The Deer Hunter (2008) 1%
17:44
Gönderen
dexter_fernando
Bu hafta zombilere adeta gün doğdu! Bilim adamları yaptıkları araştırmalarda "Eğer zombiler yaşasaydı, ne olurdu?" sorusuna yanıt ararken, zombilere de el atan sinema perdelerini araladı.
Özellikle edebiyat ve sinemada kendine geniş yer bulan 'zombi cumhuriyeti', bilimsel araştırmaların da konusu olarak gecemize gündüzümüze girmeyi iyiden iyiye başardı. Kanadalı araştırmacılar, ‘zombiler gerçekten yaşasaydı, ne olurdu? sorusundan başladı, 'zombilerle insanlar arasında bir savaş patlak verseydi kim kazandırdı?' yla devam etti.
Küçücük bir ısırıkla bile insanı zombiye dönüştüren bu pek çirkin görünümlü yaratıkların hakimiyetine giren bilgisayar oyunları, edebiyat ve sinema, kendisine zengin bir malzeme bulmanın haklı gururunu yaşarken, Ottawa Üniversitesi'ndeki bilim insanları da medeniyetin zombilerle birlikte paramparça olacağına karar verdi.
JACKSON'IN ZOMBİLERİ DANS EDERDİHer ne kadar zombinin sözlük anlamı 'öldükten sonra da yürüyebilen insan' olarak geçse de, Michael Jackson'ın Thriller klibinde mezarlarından dışarı fırlayıp yürümek ne kelime, tıpkı Jackson gibi ustalıkla dans eden, adeta pistin tozunu dumana katan zombiler olduğunu da gördük. Zombi tarihinin sinema da dahil en başarılı işlerinden birine imza atan Jackson, 14 dakikalık kısa film tadındaki görsel şovuyla, bugün bile hâlâ zevkle ve bir hayli nostaljiyle izlenebilecek bir zombi klibinin öncüsüdür.
SİNEMA ZOMBİLERİ SEVDİ
Ağızlarından kan damlayan, patlak gözleriyle ödümüzü patlatıp kabusa dönüşen bu yaratıklar, özellikle Hollywood'un yetenekli makyözleri sayesinde, okurken hayal ettiklerimizin bir adım önüne geçerek gerilim dozunu arttırdılar. Özellikle George A. Romero ve Victor Halperin, zombi sinemasınnı babalarından kabul edilir. Yönetmenlerin özel ilgi alanlarına giren bu yaratıklar, ısırıklarıyla perdeyi yırtar.
En Türk'ünden zombiler geliyor, hazırlanın!
Türk sinemasının bile artık bir zombi filminin olacağını öğrenince, Türklerin arasına dalmayı başaran zombileri kutlamamak elde değil!
Sinema yazarları Murat Emir Eren ile Talip Ertürk'ün Aralık ayında vizyona girmesi muhtemel görünen filmi Ada, 24 Ağustos'ta çekimlerini 'zombi'lemeye başlıyor. Hatta ve hatta bu amaçla film ekibi, facebook üzerinde zombi figürasyonuna katılacak gönüllü ekip arkadaşları bile aramaya başlamış, buradan duyurulur!
Yok ben almayayım diyorsanız ama yine de zombi sinemasından ayrılamıyorsanız, Hollywood'un anlı şanlı ve pek kanlı ölmüş dirilmiş yaratıklarının hangi filmler üzerinde gezindiğine bir bakalım ve evet, arkamıza bakmadan kaçalım!
İşte size en harbi zombi filmleri:
Night of the Living Dead (1968)
Dellamorte Dellamore (1994)
Dawn of the Dead (1978)
Army of Darkness (1992)
28 Days Later (2002)
Shaun of the Dead (2004)
Braindead (1992)
Bio Zombie (1998)
Evil Dead II (1987)
White Zombie (1932)
17:39
Gönderen
dexter_fernando
Festival oluşumlarının en ilginçlerinden biri olan Zombi Festivallerini duymuş ya da internette gezerken fotoğraflarına rastlamışsınızdır. Genelde sadece fotoğraflardan oluşan bu oluşumun nasıl ortaya çıktığını merak ettiniz mi? Eğer öğrenmek istiyorsanız bu yazı sizin için...

Asıl adı Zombie Walk (zombi yürüyüşü) olarak geçen bu etkinlik aynı zamanda zombi çetesi, zombi sürüsü, zombi gösterisi gibi çeşitli adlarla da anılmakta. Zombi görünümünde makyaj ve kıyafetlerle sokakta dolaşan insanların katıldığı etkinlik şehir merkezinden cadde boyunca yürümekle başlar ve bir mezarlığa ya da zombie pub denilen zombi temalı içki mekanlarına gidilmesiyle son bulur.

Bu etkinlik, çeşitli internet sitelerindeki oluşumlar ve ağızdan ağıza dolaşan söylentilerle büyümeden önce yeraltı kültüründen gelen bir aktiviteydi. Olay sırasında katılımcıların zombi gibi davranmaları ve o şekilde iletişim kurmaları isteniyordu. Bu duruma örnek olarak hırlama, inleme şeklinde anlamsız sesler çıkarmak ve brains (beyinnn) diye haykırmak sayılabilir. Bu noktada zombi davranışlarının nasıl olacağı konusunda ciddi tartışmalar da çıkmıştır. Orijinal Living Dead (Yaşayan Ölüler) serisinde zombi kavramının tanımını belirten kimi püristlere göre zombiler asla beyin diyebilme yeteneğine sahip olmamıştır.

Bunun yanı sıra zombilerin ihtiyaçları beyinle sınırlı değildir, yaşamaları için taze et yemeleri yeterlidir. Daha sonra çeşitli şekillerde geliştirilen bu düşünceler zombi kalabalıklarının kurbanlarını ısırarak yeni zombiler yaratmasına kadar ilerlemiştir.

Zombi yürüyüşü (Zombie Walk) genel olarak büyük şehirlerde ve Kuzey Amerika'da yapılan yıllık bir etkinlik olarak görülebilir. Bazıları kendiliğinden oluşan doğaçlama bir etkinlik olarak geçerken, bazıları siyasal miting havasındadır, katılımcıların ellerinde ''Zombi hakları bilincinizi artırın'' gibi pankartlar bulunur.

Zombi yürüyüşlerinin kayıtlara geçen ilk örneği 2003 yılının Ekim ayında Toronto, Ontario'da yapılmıştır. Bu etkinlik yerel korku filmi hayranı Thea Munster tarafından organize edilmiş ve sadece 6 kişilik bir katılımla gerçekleştirilmiştir. 2007 Toronto Zombi Yürüyüşü ise Toronto Polisi'nin verdiği bilgiye göre 1100 kişiye kadar varan bir toplulukla yapılmıştır. Ve o zamana kadar kayıtlara geçmiş en büyük topluluğun olduğu belirtilmiştir. 2005 yılında Kuzey Amerika'da çeşitli blog ve dergilerde olay fazlasıyla ilgi çekmeye başlamıştır. Boingboing gibi ana akım bloglarda belgeseli yayınlanmıştır.
Ekim 2005'te Minneapolis'te ilk Zombie Pub'ı açılmıştır. Ve daha sonra birçok şehirde bu tarz yerler açılmaya ve etkinlikte kullanılmaya devam etmiştir. 29 Ekim 2006'da 894 kişi Pittsburgh -Monroeville caddesinde - klasik zombi filmi Dawn of the Dead (Ölülerin Şafağı) setine benzer bir şekilde kurulan yerde - toplanarak Guinness Rekorlar Kitabı'na girmişlerdir.

Bu rekor daha sonradan resmi olmayan şekillerde defalarca kırılmıştır. 31 Ekim 2006'da bir kadın, zombi grubun kendisine saldırdıklarını ve arabasını kuşatıp vurduklarını söyleyerek polise gitmiştir. Bu gibi olaylar zaman zaman olsa da yaşanan en ciddi olay 2008 Mayıs ayında yapılan zombi yürüyüşünde olmuş ve 1500'ü aşkın zombi grupları trafiğin durmasına yolda yürüyenlerin bir süre hiç bir yere gidememesine neden olmuşlardır. Yapılan şikayetler sonucu katılımcılar geri çekilmiştir. Dünyanın 50 büyük şehrinde yapılan etkinlikler sonucu 2008 yılının 28 Ekim günü Dünya Zombi Günü olarak anılmıştır. Tam sonuçlar belirlenmiş olmasa da 32 şehirde 7500'ün üzerinde katılımcının etkinlikte bulunduğu belirtilmiştir. Olay haftalık televizyon programı olan The It's Alive Show tarafından yaratılmış ve organize edilmiştir.

Aynı zamanda Monroeville caddesi rekoru 1341 katılımcıyla kırılmıştır. 30 Ekim 2008'de Grand Rapids, Michigan'da dünyanın en kalabalık zombi yürüyüşü yapılmıştır. Resmi olarak 3370 kişi olsa da 4000'in üzerinde katılımcı olduğu sanılmaktadır. Aynı zamanda bu topluluk yerel gıda bankalarına yemek bağışı yapmıştır. Zombie Squad gibi organizasyonlar genelde bilinci artırmak ya da kazanılan paranın toplum yararına kullanılması (daha çok kan bağışı) için yürümektedir.

Bunun yanı sıra küresel açlığı durdurmak için gıda bankalarına yemek bağışları da yapılmaktadır. Eğlencelik bir aktivite olarak başlayan Zombie Walk kısa bir süre içinde büyük bir kitleye yayılmış ve artık dünyada binlerce kişi tarafından katılım gösterilen bir etkinliğe dönüşmüştür. Dünyada yapılan ve yapılması planlanan yerler arasında şimdilik Amerika dışında Brezilya, Kanada, Rusya, Hollanda, Avustralya, İngiltere , İsveç, Almanya İzlanda ve Finlandiya gibi ülkeler bulunmaktadır.

Zamanla bilinçlenen kitle, bu eğlence amaçlı aktiviteyi toplum yararına dönüştürmeye de başlamıştır. Ama tabii ki ne kadar yararı ve zararı olduğu tartışmaya açıktır. Kimi kesimler, dünyada birçok sorun varken böyle bir anlayışın sokaklara yayılmasını protesto etmekten geri kalmamıştır. Yine de dünyanın en ilginç kitlesel hareketlerinden birine dönüşen bu etkinlikle ilgili daha fazla bilgi almak istiyorsanız sitesini inceleyebilirsiniz.


Kaynak: Hafif