18:16
Gönderen
dexter_fernando
Sayın pek değerli takipçilerimiz...
Biliyorsunuz ki sitemiz çok dikkatli ve son derece düzgün bir blog olmaya çalışıyor. Son yazımızdaki Murat Özkan'ın ironik yorumunu eklemem ve ona katılmam yüzünden tepkiler alındı. Bu yüzden sorumlu yayıncılık ilkesine uyarak özür dilediğimizi bildirmek istedim. Gerçekten bir açıklamaya gerek olmayan bir konudur. Twilight daha öncede neden sevmediğimizi düzgün bir dille açıkladık. Tabii Twilight hayranı kızların yazdıkları çoğu türkçeyi katleden ve küfürlü yorumları yüzünden bloglarımız sıkıntı çekiyor. Yorumlarını silmekten benim gibi korku blogları yapan arkadaşlarımda şikayetçi, beni anladığınızı umuyorum. Fakat Murat Özkan'a katılma sebebimi de yazıyorum. Böyle ne dediği anlaşılmadan yazılan bir dille ve küfürlerle türkçeyi satan ki ben bu satma olarak adlandırıyorum. Yarın bu ülkeyi satabilir. Tabii bunun üstünde pek durmak doğru değil burası bir siyaset blogudur. Bettra gibi düzgün bir türkçe ve küfür etmeden yorumuma katılmayanlar olursa yorum yapsınlar saygı duyarım. Fakat türkçeyi o kadar çok katledilecekler ve küfür edeceklerse bunun yeri burası değil. Tabii onlara kızamıyorum. Hayran kitlesi küçük olunca bunlarıda yaşıyoruz. Bu açıklamadan sonra hepinizin bizi anlayacağını umuyorum. Saygılarımızla...
Beneaththeground Ekibi
21:10
Gönderen
dexter_fernando
Günümüze gelmeden önce korku sineması şöyle baştan sona bir incelemek lazım diye düşünüyorum. Büyük ihtimal korku sineması deyince aklınıza eskiden izleyip beyinlerinizin bir yerlerinde yer edinen filmler, hikayeler ve yönetmenler geliyor. Korku filmlerini neden izleriz? Neden korku edebiyatının her örneğine kütüphanemizde bir yer ayrırırız? Bunu çok azınız düşünmüştür eminim… Sanırım insanlar, konformizmin ve güven ortamının onlara hiçbir zaman vaat edemeyeceği ayrıksı yaşamları (serüvenleri), aynı ortam içerisinde solumak istiyorlar. Ne dersiniz?

Hoş! Kapitalizm ve enstrümanlarının geldiği şu noktada, perdedeki eli bıçaklı ve maskeli birkaç cani o denli masum duruyor ki! Fakat eminim ki gerçekten sizinden ilginizi çeken hesas korku sineması dönemi video kaset furyasıydı. Çoğu korku kültü örneklerine tanışmamıza vesile olan şeyden bahsediyorum. Unutmayın yaratılışımızdan öncede korku vardır. Korku en eski duygulardan biriydi. Aşktan önce de korku vardı. Şimdi dünden bugüne korku sinemasında yer edinen filmleri ve çığır açan alt türler arasında bir gezintiye çıkalım ne dersiniz?
‘Sleepaway Camp’ (1983) / Robert Hiltzik
13.Cuma’dan daha başarılı olmasına rağmen reklamı iyi yapılamadı. Sleepaway Camp teen Slasher(gençlerin doğrandıkları filmler)’ın başarılı örneklerinden biri kesinlikle çöp bir film d unla başlamamın sebebi büyük ihtimal 13.Cuma filmini pek sevmemem olabilir. Fakat bu filmden son derece beğenerek izlediğim yapımlardan biriydi. Bazılarına göre tamamen 13.Cuma kopyasıydı. Kimine göre 13.Cuma’nın yaratıcısıydı. Kimine göre eğil eğer türün meraklılarınsansanız. Yeni bozulmuş remakelerden daha başarılı bir yapım.
‘Scream’ {Çığlık} / Wes Craven, 1996 Teen Slasher’dan konuya girince doğrudan bu filmin Teen Slasher için önemini anlatmam gerektiğini düşündüm. Scream kesinlikle başarılı bir film. Ne kadar kendi türünle dalga geçmeye çalışsada unutulan Teen Slasher türünü 90’larda bizi hatırlatan bir yapım. Hele başarısız ve bir o kadar sakar ghostface’i kim unutabilir. Kesinlikle ilk bölümü büyük bir keyifle tekrar ve tekrar izlenebilir.
The Texas Chainsaw Massacre “74″
O ne kadar Teen Slasher’ların atası olarak kabul edilsede ben onu katkısız bir korku filmi olarak kabul ediyorum. Yine İzlenmesi gereken Teen Slasher filmlerinden biri. Ed Gein’den esinlenerek yaratılan Deriyüz’ü ve onun bir o kadar manyak yamyam ailesini unutacak kaç kişi var ki bu filmi izledikten sonra… Testereleri ve matkapları korku filmlerinin favori silahları haline getiren harika bir yapım daha…
Kuzuların Sessizliği
Ve unutulmaz seri katil filmlerinden biri daha Hopkins’in mutheşem performansı ile göz doldurduğu son derece zeki bir gerilim filmi başarısız polisiye gerilimlerinden çok daha farklı bir film. Hannıbal karakterini sinemanın psikopatları arasında unutulmaz yerlere kadar getirmiştir.
‘Elm Sokağı’nda Kabus’
We Cravenden unutulmayacak bir teen Slasher örneği kesinlikle türünün en iyilerinden biri. Freddy karakterini ölümsüzleştiren bu da yetmiyormuş gibi çok sayıda devam filmi çekilmesine rağmen eski tadını kaçırmadı. Komik korku furyasını başlatan başlıca filmlerdende biri diyebiliriz.

Aslına bakılırsa Teen Slasher’ların doğuşu 1960-70’lerdeysi. Ondan önce yapılan bir çok vampir filmi başarılı olmamıştı. Fakat Soldaki Son ev ve Şeytan son derece başarılı olmuştu. Ve sonunda 1970’lerin sonunda Teksas Katliamı kadar gaddar ve acımasız bir film olan Halloween orataya çıktı. Ve baya da güzel bir hasılat elde etti. Çoğu kesimden dinci tepkileri alsa da devam filmlerinlede para kazandıran bir Slasher kültü olacağının sinyallerini verdi. Son zamanlarda Rob Zombie’ninde başarılı bir katil yaratmasıyla Remakeside fena değildi. Tam da İstismar sinemasının sonlarında slasher akımları başladı. 13.Cuma bunların en başındaydı. Ve son derece Halloween esinlenmesi olarak görülsede sonradan devam eden serisiyle fanlarını artırarak kendini Halloween gibi kült sınıfına çıkardı. Teen Slasherlar durmadılar 13.Cuma gibi kampta geçen çöp filmler yapıldı. Bunların arasında çok düşük bütçeyle yapılan The Burning vardı. Ne kadar ucuz makyaj ve efektler kullanılsa da çok başarılı yapımlardan biriydi. Ondan sonra bir süre kurt adam filmleri çekilmeye başladı. Özellikle kült olan Howling ve Kurt Adam filmleri kült sınıfları içine girdi. Tam o sırada Halloween 2 gelerek yine Slasher filmlerini gündeme getirmeye başladı.
Ve işte yavaş, yavaş modern korku sineması başlamıştı. Slasher’larda bunların öncülerinden biriydi. Pirana 2 ve Cinnet filmlerinin gelmesiyle çöp filmlerinin ve modern korku sinemasının asla sonu ermeyeceğini anladık. Fakat 13.Cuma bölüm 2’de Halloween filmine misilleme yaparak onunla bir yarış içine girene denk, sonrası bu fikrim yıkıldı. Ve Slasherların mücadelesi başladı olarak düşündüm. Artık o hayalini kurduğum modern korku sineması yerine ticari amaçlı filmlerin geleceğini düşünüyordum. “The Evil Dead” yine bu yıl vizyona konuldu. “Night of the Living Dead” ve “The Exorcist”ten esinlenen bu filmde, bir grup genç eski bir kitabı okuduktan sonra ormanlık alanda bir kabine saklanmış ve şeytani ruhları ve zombileri çağırmışlardı. Son derece düşük bir bütçeyle yapılan bu film tüm zamanların en başarılı korku filmlerinden biri olmayı başarıp çok ciddi bir hasılat yapmıştı. 1983’te bir çok devam nitelikli korku filmi yapıldı ve başı sonu 5 dakika süren aldatıcı üç boyutlu (3D) modası ile hasılat toplamaya başlandı. Bu filmler arasında “Ammytiville 3D”, “Jaws 3D” ve Friday the 13th Part 3D” bulunuyordu. Bunların tümü hemen hemen anlamsız kurgulara sahipti ve yalnızca üç boyutlu film isteyen seyircilerin açlığını bastırmak için fabrikasyon tarzında üretiliyorlardı. İçlerinde Eli yüzü düzgün tek 13. Cuma bölüm 3 vardı. Ne kadar üç boyuta kaçmaya çalışsada efsaneyi bozmadan devam ettirmeye çalıştılar. “Psycho 2” de bu yıl vizyona girdi. Başrolünde yine Anthony Perkins vardı. Orijinal filminin kurgusunu devam ettiriyordu. 22 yıl kadar sonra, Norman Bates akıl hastanesinden çıkıyor ve kendi eski motelini yeniden açıyordu. Ayrıca, John Carpenter üçüncü bir Halloween filmi çekti. Bu filmin adı ise “Halloween 3: Season of the Witch” idi. Fakat nedense 13.Cuma ile yarışmaktan korkmuş olacaklar ki Slasher’dan uzaklaşarak serinin en anlamsız devam filmiydi. Michael’i bu filmde kullanmadılar bile. Fakat hasılat beklentilerin çok altındaydı. Ve bende hiç beğenmemiştim.

1983, aynı zamanda tüm dünya’da ahlaki bir paniğin yaşandığı yıl oldu. Aniden, filmlerin video kasetlere çekilmesinin tabi olduğu herhangi bir yasa olmadığı keşfedildi. Bu nedenle, küçük dağıtımcı şirketler raflarını her türlü küçük bütçeli korku filmleriyle doldurmaya başladılar. Bu filmlerin çoğu daha önce sinemada yasaklanan filmlerdi. Buna tepki olarak, hükümetler yasaklamayı istediği filmlerin listelerini çıkardı. Daha sonra, 1984’de, onaylanmamış kasetlerin ticaretini yasakladı ve ev videoları için sert sansür yasaları getirdi. Ki ben bunun son derece yanlış olduğunu düşünmekteyim. Sonrası 13.Cuma 4. Bölümüyle devam etmeye devam etti. Anladım ki daha yapımcılar altın getirecek bu kazları yolmaya devam edeceklerdi. Korku komedilerinde başarılı yapımları ortaya çıkıyordu. Hayalet Avcıları filmi gibi… Zombilerin ortadan kaybolduklarını düşündüğümüz bir anda en sevdiğim yönetmenlerden biri olan George A. Romeo’un Ölülerin Günü patlak verdi. Çok, çok başarılıydı. Slasherların yükselişine bir son verilmeliydi. Fakat o zamanlarda yapılan korkunç komiklerden biri olan Return of the Living Dead/Yaşayan Ölülerin Dönüşü sert bir yumruk çaktı. George babalarımızın zombilerine… Ve 13.Cuma şımarık gençleri ve ona ahlak dersi veren hokey maskeli katili devam filmlerine devam etmeye başladı. Elm Sokağıda bir devam filmi çekerek bu savaşa kendininde katıldığını açıkladı. Bilimkurgu/ Korku filmlerinin geri dönüşü başlamasa bile bir hareketlenme yaratan Sineği ve onun devamınıda gördük. Son derece harika filmlerden biriydi. Devam niteliğinde birkaç film daha yapıldı. Bunlardan biri, yine Anthony Perkins’in başrolünü oynadığı “Psycho 3” oldu. Bunu “Phantasm 2” izledi. Bu film 9 yıl kadar sonra çekilmekle birlikte ilk filmin hemen ardından vizyona konuldu. Ayrıca, hayal kırıklığı yaratan “Poltergeist 2” bu yıl gösterime girdi. O da yetmedi. Başarısız devam filmlerinden biri olan Howling 2’yi gördük. Fakat Slasher savaşının devam ettiği unutmaya çalışırken 13.Cuma 6.bölümüyle bize yuh artık çektirmeye yetti. Seri halen kendini izletebiliyordu. İşte bu şaşırtıcı gerçeklerden biriydi. Ve savaşa sert bir rakip daha katıldı. Teksas Katliamı 2 geldi. Koşarak aldığımı hatırlıyorum. Son derece sertti. Belki de günümüzün sert gore filmlerini gören bir yapımdı. Bilimkurgu filmlerin tek tuk gelirken Yaratıklar yaratık serisinin ikinci filmide geldi. O kadar çok devam filmi gelirken bunun gelmemesi beklenemezdi. Sam Raimi, aynı yıl içinde “Evil Dead 2”yi piyasaya sürdü. Kısmen devam, kısmen yeni yapım olan bu film, orijinal “Evil Dead” filmini takip ediyordu. Gore sinemasıda yavaş, yavaş inşa ediniyordu. Elm Sokağı 3. Bölümüyle devamını sürdürdü. Son derece iyiken bir o kadar gereksiz Jaws 4 çıktı birde ortaya… Ve eş cinsel dini yazar Clive Baker’in Hellraiser’i ortalığı karıştı. Fantastik bir korku hikayesinden çıkan bir Slasher özentisine döndü. Ve zaten güçlü örneği olan Slasherlar savaşına katıldı. 1988’de, Jason, Freddy, Pinhead, Michael Myers ve bir çok diğer karakter devam nitelikli yeni filmlerle yeniden beyaz perdede görüldü. Ve durmak bilemeyen 13.Cuma devam etmeye devam ediyordu. Artık 7. Bölümde gelmişti aralarına…
Elm Sokağıda durmadan 4.bölümünü çekti. Hellraiser devam filmini çekerek savaşta geri kalmamaya çalıştı. Sonra Halloween tam unutuldu derken yanlıştan dönerek Halloween 4.bölümüyle Michael’i geri döndürdü. Ve bir Slasher’ın doğuşuna artık az kalmıştı. Katil Bebek Chuck aramıza katıldı. Son derece keskin bir mizaha sahip Çocuk Oyunu savaşa bomba gibi düştü. Savaş artık iyice kızışmıştı. Ve bundan sonra sırasıyla Elm Sokağı 5. Bölümlerini, Halloween 5. Bölümlerini, 13.Cuma 8. Bölümlerini, Amityville 4. Bölümlerini yarattı. Ve böylece 80’ler devri kapandı. Ve yep yeni 90’larda savaşın dineyeceğini düşünmeye başlayan çok sayıda insan oldu. Fakat 90’ların başında çıkan Örümcek korkusundan sonra Slasher savaşının bitmesinden yararlanırcasına ikinci bir savaş çıkarmak isteyen iki film ortaya çıktı. Teksas Katliamı 3 ve Çocuk oyunu 2 gibi. Bu arada başarısız Sapık 4’te para kazanmak istiyordu. Ve modern korku sineması atağa geçti. Kuzuların Sessizliği ve Korku Burnu hızla korku sinemasına gerçek yüzünü göstermeye çalıştılar. Fakat Elm Sokağı bir bölüm daha çıkartmadan duramadılar. Bunun altında kalmak istemeyen Chucky Çocuk Oyunu 3 ile savaştan geri çekilmeyeceğini ilan etti. Ve Dracula geldi karşımıza başarılı filmlerden biriydi. Çok beğenmiştim. Nerden bilecektim vampirlerin günümüzde rezil edileceğini… Sonra Yaratık 3’devam etti. Bilim kurdu/Korku türüne ait olsa da kendini Slasherlarla savaşırken bozdu. Şeker Adam ortaya çıkınca Clive Baker’ın hikayelerinden daha bir çok Slasher savaşına gireceğini anlamıştık. Bir diğer geri dönüş ise Pinhead’in “Hellraiser 3 : Hell on Earth” ile dönüşü oldu. Yönetmen Wes Craven, en yeni filmi “The People Under the Stairs” adlı son filmini yine bu dönemde vizyona soktu. Bu film yönetmenin “Nightmare on Elm Street“den sonraki en başarılı korku filmi oldu. Sam Raimi, “Evil Dead” serisinin üçüncüsünü “Army of Darkness : The Medievil Dead” adlı filmle piyasaya geri döndü. Jason ise, “Jason goes to Hell : The Final Friday” adlı filmde kendini çok güzel rezil etmeyi bildi. Sonra Amityvile devamını sürdürürken bir devam edecek karga serisi ortaya çıktı. Tam bu sırada Wes Craven Freddy öldürmek için geri getirdi. Ve Teksas Katliamı 4. bir bölüm daha çekerek kendini rezil etti. Tam bu sırada Phantasm 3, şeker adam 2 kendilerini rezil ederken… Çığlık bir bomba gibi patladı. Slasher filmlerine akıllanın dercesine ne kadar saçmaladıklarını anlatmak için slasher türünle bir güzel dalga geçti. Fakat buna rağmen kendine bir hayran kitlesi kazandırdı. Ve o da aynı hataya düşerek devam filmlerini çekti. Halloween ders almadı ve 6.bölümünü bile çıkardı. Hellraiser 4.bölümünle daha daha rezil etti kendini ve benim kalbimi kırdılar.

Son derece başarılı, fakat aynı zamanda tuhaf “From Dusk Till Dawn” adlı filmde ise George Clooney ve Quentin Tarantino vampirlerle savaşıyordu. Ayrıca, bir diğer Steven King romanı da, başrolünde Robert Burke’nin oynadığı “Thinner” adlı filmle uyarlanarak beyaz perdeye geliyordu. Slasherlar belki bu kadar saçmalamaya devam etselerdi. Asla izlemeyecektim. “I know what you did Last Summer/Geçen Yaz ne yaptığını biliyorum” filmi, çığlık ilhamlı peş peşe filmlerden yalnızca biriydi. Filmin yazarı bile Çığlık ile aynı, yani Kevin Williamson idi. Bir diğer benzer türde dolaylı korku filmi olan “Wishmaster” da, şeytani mitsel bir karakter olan Djinn (cin) üzerinde odaklanmıştı. Bu sırada bashetmek istemediğim bir çok kötü film çıkmıştı. Ve günümüz sinemasının ne şekil alacağını bile artık tahmin edemiyordum. Phantasm ve halloween devamlarını sürdürdüler. Chucky’i de suskunluğunu bozduk. Geçen yaz ne yaptığını biliyorumda devamını getirmeyi bildi. Fakat sadece el kamerasıyla çekilerek yaş sınırı almamasına rağmen bedavaya gelen Blair Cadısı filmi insanları korkttu. Çünkü herkes tarafından gerçek bir olay olduğundan bahsediliyordu. Devamı başarısız olsa bile hasılat rekoru kırdı. Bunun dışında değinmediğim bir çok başarılı film var. Özellikle toplum açısından deney veya tez olarak kabul edilecek filmler çok sayıda yine de günümüz sineması çok değişik bir hal aldığından bahsetmek istiyorum. Yine de merak ediyorsanı şöyle diyeyim günümüz sinemasında yine çok sayıda slasher var fakat bunların çoğu remake(Yeniden Çevrim) ve çoğuda başarısız. Çok sevilen filmlerin çoğunundan görüntü kalitesi ile ilgisi yok sen zaten hakkınla bir film çekersen o başarılı olacaktır. Fakat günümüzün korku sinemasında 70’lerin İstismar Sinemasına yakınlaşma var. Gore adını verdiğimiz tür şuan yükselişte(kanın oluk, oluk aktığı filmler) Son zamanlarda Fransız dehşet sinemasında bunu görüyoruz. Özellikle başarılı örnekleri Sınırda, İçerde, Yüksek Tansiyon ve Her Gün Başka Bela… Eskiye bakarsak Mezarına Tüküreceğim, Soldaki Son Ev, Tepenin Gözleri, İki Bin Manyak… Fransızlar ışında dehşet sineması adına Otel ve Testere Serisini ekleyebiliriz. Testere ne kadar 2,3 ve 4. Filmleri anlamsız gelsede 5. Filmi izledikten sonra bunların çekilmesinin gerekli olduğunu anlayacaksınız. Birde bunların dışında el kamerasıyla çekilen ve gerçek bir snuff’a benzeyen snuff similasyonları var(snuff gerçek insanların öldüğü filmlerden kanıtlanmamıştır. Bir şehir efsanesidir) Fakat Sinemada korku filmi olarak adlandırılan bir Alacakaranlık serisi var. Vampir ve kurt adam mitlerinin içine sıçan filmler bunlar biz bu filmi sevmeyenler nedenlerimizi uzun, uzun anlatırken bu seven çoğunlukla kızlar türkçeyi katleden mesajlar veriyorlar.

Reklam olmasın diye bir arkadaşımın sitesinde yazdığı ironik yorumunu eklemek istiyorum. “yiaaaa effeet şok güsel bi filimmmm.. Bende hayranıyim bu filmin.. hayatımta islediğim en mükemmel aşk hikayesi. yaağni ben böle güzel aşk hikayesi islemedim duymadım pilmiorum yanee. Edward varya sarsın beni sarmalasın alsın kaçırsın beni hani hoplatsın istetiğini yapabilirrrrrr… ay ben vampirlerede inanıyorum bisim okulda bi çocuk varrrr adı berkecan kesin vampir yaane, çok karismatik aynı edwarda bensiyo. hayır yaane ben hayatımda hiç film islemediğimden bu film bence mükemmel bir film bana göre. ben hiç aşk filmide islemedim yane bundan başka. ayrıca benim beynim yok ve ben türk okullarında okumama raaamen türkçe pilmiyorum. hem banane türkçe bilmesem nolcak edward sanki türkmü? hıh! hem olsun beyine ihtiyacım yok annemin babamın çook parası var beni en güsel okullara yasdırırlar her saman. yasıklar olsunki bana ATATÜRK!!!!!ün türk gençlerine emanet ettiği bu ülke bizlere kalacak yarın öbürgün. Yaane edward gelse değil kendimi ben bu ülkeyi satarım yaneee!”
Yorumunu yapan arkadaşım Murat Özkan’ı Tebrik ediyorum.
Ve bu herşeyi açıklayan yorumuna sonuna kadar katılıyorum. Nerden 80’lerin Lost Boys ruhu değil mi? “Öncelikle bir sinema filmi değil sanki tv’de dizi izlemiş gibi hissettim kendimi. Ve şimdi daha iyi anlıyorum gençlerin bu filme neden bu kadar hayranlık duyduğunu. Aslında filme değil, filmdeki vampirlerin bu kadar ilgi çekici ele alınmış olmasına ilgi duymuşlar kesinlikle. Yani zaten filmin senaryosu o kadar zayıf ve boşluklarla dolu ki, ilgi çeken sadece yakışıklı Edward’ımız ve onun mükemmel ailesi, yaşantısı. Yani depresif, gotik, emo yada gayet normal genç bir kız nasıl istemezki böyle bir vampirle yaşamayı. (mükemmel bir aile, ev, araba, karizma) Resmen yapımcılar, senarist, yazar artık her neyse, ilgi çekici bir vampir karakteri yaratmaya çalışmışlar, gençler üzerinde etki bırakmak için ve bunu mükemmelde başarmışlar. Vampirlerin bütünnn olumsuz çirkin yönlerini çıkarıp atmışlar, yerine sanki cennetten gönderilmiş melek koymuşlar anasını satiyim. Böyle vampirmi olur çıldırtmayın beni. Vampir dediğin güneşe çıktığında disco ball gibi parlamaz, yanar, çürür, parçalanır. Yaratmış oldukları vampir karakteri o kadar vampir doğasına ters ve aykırı ki, ben açıkçası vampir sınıfına bile koymam bunları. Vampirimsi demek daha doğru olur heralde. Lütfen gençler elinizi vicdanınıza koyun böyle vampirmi olur allah aşkına. Yani bunlara vampir diyorsanız eğer siz hiç vampir filmi seyretmemişsiniz demektir. Ama doğru sizin suçunuz değil ki kayıp bir jenerasyonun çocukları olmanız. Ah keşke herşey 80′lerde ki gibi kalsaydı. Nerde o “The Lost Boys” ruhu nerdeeeee… Filmdeki efektlere hiç birşey demiyorum. En ucuz tv dizilerinde bile çok daha iyi efektler kullanılıyor artık. Film boyunca aklıma takılan bir sürü soru vardı, senaryodaki boşluklardan doğan. Spoiler için bu mantık hatalarını söylemiyim yoksa bütün filmi anlatmak zorunda kalırım. İkinci devam filmi ise finaldeki KABAK gibi apaçık gönderme ile belli olmuş oldu. (kızılderili çocuğumuz ile edward’ın karşılaştığı sahneden, ben ikinci filmin bütün senaryosunu çözdüm şimdiden) Yani kısacası Twilight bir sinema filmi değil, Dawson’s Creek ayarında bir tv dizisidir bana göre. Bu kadar büyütülmesinde ki tek ama tek neden filmin kendisi değil, filmdeki vampirlerin nasıl ele alındığıdır. Böyle janjanlı vampir olmaz olsun. Gençlerin beyinlerini yıkıyorlar, kandırıyorlar sosyete vampir imajı ile. Zombileri bu yüzden seviyorum işte. Neyse o! Yalan dolan yok! Öyle güneşe çıktıklarında da parlamıyorlar ayrıca. Tek dertleri et ve beyin. Hadi iyi geceler…” Murat Özkan’ının bu açıklamalarındanda anlaşılacağı üzerine Alacakaranlık seven bu kızlara bu ülkeyi asla teslim etmem… Siyasette çektim. Ama türk kızları bu kadar salak olamazlar. Beni böyle konuşturdular ya, bravo. Ama bu durumdan çok rahatsızım. Alacakaranlık kızların gözlerini boyamaya çalışan berbat ötesi bir gençlik filmi… Tabii şimdi benim adım çok bilmişe çıkacak.
13:13
Gönderen
dexter_fernando

Vierges et Vampires ya da kulağa daha aşina gelen İngilizce ismi Requiem for a Vampire 1971 yapımı bir Fransız korku filmi. Filmin yönetmenliğini yapan Jean Rollin aynı zamanda filmin senaristi de. Jean Rollin yaptığı fantastik türde filmlerle tanınan bir yönetmen. Kendisi aynı zamanda oyuncu ve yazar. Belki de en önemli özelliklerinden birisi de ilk Fransız vampir filmine ( Le Viol du Vampire, 1968) ve ilk Fransız gore filmine (Les Raisins de la Mort, 1978) imza atmış olması. Ayrıca Rollin Fransız X-rated sinemanın da öncülerinden birisi. 1973 yılından 1980’e kadar softcore-komedilerden hardcore-pornografiye kadar sayısız filme imza atmış.
Yönetmen geleneksel Fransız ve Alman ekspresyonist sinemadan, klasik Amerikan korku filmlerinden, mizah dergilerinden, fantastik edebiyattan ve sürreal sanattan oldukça fazla etkilenmiş, yaptığı çoğu filmde olduğu gibi Vierges et Vampires’de de bu etkileri görmek mümkün. Oldukça az diyaloglar, etkileyici fakat basit bir müzik ve şiirsel bir görsellik. Filmlerinin çoğunda düşük bir bütçeye sahipken, filmin geçtiği mekan ve atmosfer onun için hep son derece önemli. Şatolar, gotik bir havaya sahip mezarlıklar, ıssız sayfiye yerleri…
İki genç kız Marie (Marie-Pierre Castel) ve Michelle (Mireille Dargent) çok iyi arkadaştır ve beraber okuldan kaçarlar. Fakat işler istedikleri gibi gitmez ve kendilerini vampirlerin ve zincire gerilmiş çıplak kadınların yaşadığı bir şatoda bulurlar. Kızlar kaçmaya çalışır; fakat vampirlerin başı kızları ısırır. Bu arada kızlar bakiredir ve aynı anda hem bakire hem de vampir olamazlar. Kızların görevi kurbanlarını ayartarak şatoya çekmektir. Bu arada Master yaşayan son vampirdir ve vampir ırkı bitmek üzeredir.

Film oldukça düşük bütçesine rağmen, hikâyeyle bütünleşen etkileyici bir atmosfer yaratmayı başarmış. Diğer çoğu Rollin filminde olduğu gibi diyaloglar yok denecek kadar az. Kızların isimlerini bile film boyunca yalnızca bir ya da iki kere duyabiliyoruz. Ayrıca Jean Rollin’in filmlerinde sıkça yer verdiği erotizm bu filmde de var, fakat film kesinlikle içinde vampirlerin olduğu bir seks filmi değil, seks sahnelerini barındıran bir vampir filmi. Filmin bir diğer özelliğide diğer Rollin filmlerindeki sessizlik yerine hemen her sahnede o sahneyle bütünleşen ve sahneyi destekleyen piyano ağırlıklı gotik bir müziğin olması.
Filmin oyuncu kadrosuna baktığımızda filmde genç bakireleri oynayan Marie-Pierre Castel ve Mireille Dargent’i Jean Rollin’in birçok filminde boy göstermişlerdir. Exploitation severlerin kaçırmaması gereken bir film.
Kaynak:
İyi Kötü Film
12:38
Gönderen
dexter_fernando
20:54
Gönderen
dexter_fernando
Sam Raimi sülalece üç buçuk attırmıştı bize Evil Dead ile. İlk izlediğim zamanı hatırlıyorum da çok ciddi derecede etkilenmiştim. Derken seriye gelen devam filmleri ile kendi kendinin parodisini yapan çok ciddi bir yönetmen olduğunu anlamıştım. Bugünlerde ise kendisine olan hayranlığım Spiderman filmleri ile bir nebze sekteye uğrasa da, itibarını geri kazanacak kadar iyi bir işle, en iyi yaptığı tarza yöneldiğinden dolayı bir kere daha yükselişe geçti. Daha çekim aşamalarından beri merakla takipçisi olduğum filme ait ilk trailer’ı izlediğim zaman, doğru yolda olduğunu / olduğumu anlamıştım.

Christine Brown isimli bir bankacı kızımızın bir çingeneye çatarak! lanetlenmesi üzerine olan film, konusu itibarı ile buram buram Stephen King hikayesi kokmakta. Aynı isimli yazarın “Falcı” isimli romanını okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır. Fakat bu hikayede Sam Raimi hikayenin her yanını çekiştirip öyle güzel karikatürize etmiş ki, alacağınız keyifin haddi hesabı yok.

Harmanladığı korku ve komedi unsurlarını filmde bu derece dengeli kullanan yönetmen oldukça nadirken, işin ustası sayabileceğimiz Raimi bunu kendi matematiği içinde belli ki çok zorlanmadan halletmiş. Özellikle kendi filmlerinden alıntıladığı sahnelerde bariz bir ustalık gösterisi sunuyor. Özellikle kültleşmiş Evil Dead 2 fanatikleri bu sahneleri çok hızlı bir biçimde yakalayacak ve vayyy be yine yapmış yapacağını diyecekler. Eminim… Oldukça klişeleşmiş her sahneyi ters yüz edercesine bir sahnede kahkaha atabilecekken, ürpertici bir sahne geçişi ile kursağınıza kalabiliyor. Daha birçok sahneden çok daha ayrıntılı bahsetmek lazım aslında da, filmi henüz izlememiş kişilerden alacağım bedduadan çekinmiş olmalıyım ki elimi korkak alıştırdım. Filmin sizi öyle güçlü noktalardan yakaladığı anlar var ki, bunlar alttan alttan iyi yedirilmiş filme. Terfi, sevgilinin ailesiyle tanışma gibi konu başlıkları filmin içerisinde tam da Raimi’nin ağız tadına yakışır şekilde işlenmiş.
Yaratılan bu abartılı işleniş film içerisinde hiç de ucuz durmuyor. Aksine filmin kendi bütünlüğü içinde olduğundan çok daha şık durmuş. Filmin çok sevdiğim finali ise tam da olması gerektiği gibi. Hikayenin gidişatına ufak bir şaplak atan final sahnesi size doğru filmi izlediğiniz hissini sonuna kadar veriyor. Finalde ayrıca çocukça bir hevesle minik bir sürpriz yapıp Bruce Campbell görünse diye iç geçirdim ama olmadı…

Sonuç itibarı ile uzun bir süredir merakla beklediğime değmiş bir film olarak kayda geçsin. Kültleşmiş Evil Dead serisine çıkarılan şapkaların yaşattığı tarifsiz heyecana ortak olmak ve tarzın gerçekten eli yüzü düzgün bir filmini izlemek size en fazla bir vizyon tarihi kadar yakın. Mutlaka görülmeli listenize kafadan eklenebilir. İyi seyirler…
http://duslervekabuslar.blogspot.com/
20:47
Gönderen
dexter_fernando
Saw 6/ Testere 6 filminde yayınlanan ilk kareden anladığım kadarıyla şiddet dozunu düşük tutmadan devam ettirecek gibi fakat hoffman biraz daha mı insancıl o geldi seri vahşiliğini kaybetmeye başladı. Neyse bu kareye bakarak yorum yapmak pek doğru değil. İzleyeceğiz...
20:46
Gönderen
dexter_fernando
Can Evrenol ''Korku filmi festivallerinin Woodstock''unu anlatıyor!
(2 Eylül 2009) İngiltere'de yaşayan kısa filmci, sinema yazarı Can Evrenol, Londra'da düzenlenen
Film4 Frightfest'i Beyazperde için kaleme aldı.
Dünyanın dört bir yanından Londra'ya festival için gelen takipçilerin oluşturduğu sıcak ortamı da hissedebildiğimiz yazı, korku türü meraklıları için iyi bir film listesi oluşturacak nitelikte. Tabi bu filmlerin çoğunu kim bilir ne zaman vizyonda ya da DVD olarak izleyebileceğiz!
CAN EVRENOL'UN YAZISI İÇİN TIKLAYIN!